Eleştiri Kültürümüz

568

Son zamanlarda özellikle sosyal medyada bazı eşhas kendi entelektüel seviyelerinin gereği (?) eleştiri yapmayı bir farklılık, borç ve vecibe(?) bilmesi üzerine bir kısım yazılar kaleme aldığı çoğunluğun malumudur. Her paradigmanın cüzlerinin büyük paradigmaya uygun olması paradigmanın doğruluğunu ve isabetliliğini ortaya koyar. “Hizmet” gibi bir paradigmanın “eleştiri” gibi bir alt aracının olmaması düşünülemez. Ancak bu “eleştiri” aracının “hizmet” kültürüne uygun olması elbette zaruridir. Hizmet, Allah’ın dinini, O’nun Kitabını, O’nun Resulünü ve  selefleri kendine referans olarak kabul ettiyse eğer “eleştiri” argümanını da onlara uygun olarak kullanması gerekmektedir. Eleştirilemez kimse yoktur ki Cenabı Allah bizim için amaç mesabesindeki araç olan Hz.Muhammed Mustafa (SAV, ruhlarımız O’na kurban olsun) i bile eleştirdiğine göre bu yapılabilir bir şeydir. Ancak bunun mutlaka kuralları olması gerekmektedir ve bu kurallar başkalarına göre değil bizim esas kaynaklarımız olan Kur’an ve Sünnet yörüngeli olmak zorundadır. Eleştiri mutlaka yapılmalı ancak, nereden başlanmalı, nerede yapılmalı, nasıl yapılmalı, kim yapmalı, kime yapılmalı gibi cevaplanması gereken sorular var. Bu yazı, daha önce Hizmet’e eleştirilere bir cevabi yazıdan ziyade eleştiri kültürünün bizcesinin nasıl olması gerektiğini kaynaklara dayandırarak  anlatmaya çalışmaktadır.

En evvela Maide suresi 105. ayette mealen “Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltmeye bakın;” der. Kur’an-ı kerim müslümanı birey olarak ele alır ve iyileştirmeye başlanacak olan yegane yer insanın kendi nefsidir. Eleştiriye başlanacak olan yer de insanın kendi nefsidir ki “nefsül emare” basamağından “nefsül levvame” basamağına geçmenin birinci şartı kendi eksikliklerimizi görüp eleştiriye başlamamızdır. Zannımca “nefsimizin savcısı, başkalarının avukatı olma” ve “nefsini terbiye edemeyen başkasını terbiye edemez” düsturları bu temelden yola çıkılarak keşfedilmiştir. Yani işin özü eleştiriye kendimizden başlarsak iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmış olursak “eleştiri” argümanını daha doğru kullanmış oluruz. Şimdi eleştirelim ağabeyleri veya Hocaefendi’yi. Biz yada ben, Hocaefendi’nin 60 yıldır bize anlatmış olduğu Allah ile irtibatın kavileşmesi, sahabe ruhuna sahip olma, diğergam olma, dünya namına arzulara kapılmama, hasbi olma, yaptığımız dünyevi olsun uhrevi olsun bütün işleri dosdoğru (Salih) şekilde yapma, hicret etme vs vs gibi nasihatlere ne kadar uyabildik? Veya şöyle düşünelim, Hocaefendi bize eleştiri yapsa yani eleştiri hakkını kullansa ve yukarıdaki soruları ve bir yığın daha sorsa cevabımız ne olur? Herkes bu şekilde Hz. Ömer (RA) deyimiyle hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekerse kendi nefsimizden başka eleştirecek kimse bulamayız veya kendimizi eleştirmekten başkalarını eleştirmeye vakit bulamayız.

Ali İmran suresi 159. ayette  mealen “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi” der. Malumunuz olduğu üzere bu ayet Uhud savaşından sonra sözüne iki defa muhalefet eden sahabe efendilerimize karşı Hz.Peygamber’in yumuşak tavrını yani tabiri caiz ise “niye sözümü dinlemediniz, niye ben savunma harbi isterken siz meydan harbi istediniz, niye okçular tepesinde durun derken oradan indiniz vs” gibi bir sürü eleştiri yapabilecek konumdayken sanki hiç bunlar olmamış gibi hedefe kilitlenerek sahabesinin arasına girmesi muhtemel olan fitneyi engellemesine övgü olarak inmiştir. Buradan çıkaracağımız sonuç Uhud’un başındaki bu muvakkat yenilgiden herkes dersini çıkarmıştır ve daha da üstelemeye gerek yoktur. Birlik ve beraberliği sağlayıp tekrar Mekke müşriklerinin üzerine gitmek için toparlanırken geride kalan yanlışlıklardan bahsedipde kuvveyi maneviyeyi kırmanın anlamı yoktur. Bugün de bu tasallut, zülüm karşısında çoğumuz geçmişteki eksiklerimizi görüp tamamlayıp, kırmadan dökmeden, özellikle masumların mazlumların, mahcurların mahpusların mağdurların ümidini söndürmeden önümüze bakmamız gerekir diye düşünüyorum.

“Her söylediğin doğru olsun, her doğruyu söyleme senin hakkın değil, her doğruyu her yerde söyleme (BSN)” düsturumuza ne oldu peki? Burada iki konu var. Her doğruyu herkes söyleyebilir mi? Her yerde söyleyebilir mi? Eleştiri yaparken her ne hikmetse elimizin ulaşamayacağı yerlere eleştiri yapmak kolayımıza geliyor. Çünkü Üstad’ın dediği gibi “en ehemmiyetli vazife en dar dairede iken, en uzaktaki daire daha cazip geldiğinden” elimizin, dilimizin ulaşamayacağı yerlere ulu orta, bilip bilmeden verip veriştirmek maalesef cazip geliyor (bu tip kişilerin psikolojik olarak ta ayrıca analiz edilmesi gerekiyor). Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: Bir kişi bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin, ila ahir”. Burada “gücü yetme” meselesi çok önemli. Mesela devletin tebaasına yapacağı vazife ayrı, tebaanın devlete veya büyüklerine ayrı, babanın evladına müdahelesi ayrı, arkadaşın arkadaşa müdahelesi ayrı vs. Bütün bunlardan yola çıkarak kişinin Hizmet’teki konumuna (sistem olarak) göre eleştiri yapması en doğal hakkıdır. Yani kendi konumu gereği elinin ve dilinin yetişmediği yerlere ya direkt ulaşmalı yada buğz etmeli. Buğz etmek bağırıp çağırmak, herkesi yaftalamak, ona buna dil uzatmak değil, yaşadığını kalbinde yaşayıp olan olaya yani kötülüğe taraf olmadığından emin olmaktır. Elinin ve dilinin ulaştığı yerlere ise ulaşıp oradaki kötülüğü bertaraf etmelidir diye düşünüyorum. İkinci konu olarak “her doğru her yerde söylenir mi” meselesi. Örneğin yatak odamızdaki bir problemi uluorta her yerde anlatıyor muyuz? Ama çözülmesi gereken bir problem ise ilgili doktora anlatmakta hiçbir beis yok aksine faydası olma ihtimali çok değilmi? Şimdiki moda ise sanki Twitter bunun çözüm merciiymiş gibi bazıları içindekilerini bu mecraya kusmakta. “Kusmak” kelimesini mahsus kullandım; hazım sorunu yaşayan mide kusar yada hazmedilemeyen şey kusulur ve iğrençtir de aynı zamanda. Çünkü bencileyin insanlar sosyal medyayı ümitli bir kısım haberler alır diye takip ederken, canları gırtlakta ve en küçük bir ışığa bile hasret kalmış, her mum ışığını acaba bu “güneş” mi, beklenen günlerin ışığımı diye intizar ederken, bazılarının ki bu doğru, yanlış, haklı, haksız demiyorum, bana göre “sorumsuz” yazıları mide bulandırıcı gerçekten. Bu meyanda seleflerimizden bazı örnekler veriyorlar. Fakat örnekleri tam tamına yerine oturtmak ve sosyolojik tahlilini iyi yapmak gerekiyor. Burada uzatmadan sadece bir örnekle yetineyim. Bazıları, Hz.Ömer’in (RA) mescitteki olay herkesçe malum olayını örnek veriyor. Hz.Ömer’in mescidi bunun için çok uygun bir yerdi. Çünkü Cuma hutbesinin amaçlarından biri de emirin tebaayla buluştuğu ve karşılıklı konuşmanın olduğu bir yerdi. Bu nedenle sahabe Hz.Ömer’e mescide (yani kendi arkadaşlarının yanında, herkesin huzurunda ve cevap verebileceği bir pozisyonda) yüz yüze soru soruyor, sorguluyor, Hz.Ömer’de aynı ortamda cevabı/hesabını veriyor. Yalnız Twitter veya diğer sosyal medyanın böyle bir ortam olmadığı malum. Şimdi biz nereden Hocaefendi’ye ulaşalım derdimizi anlatalım diye dediğini duyar gibiyim. Şunu söyleyeyim takip edebildiğim kadarıyla bu yazıları yazanların çoğu (gerçek şahıslardan bahsediyorum, araya giren istihbarat elemanlarının yazdıklarından değil) istediği zaman Hocaefendi’ye ulaşabilen zatlar. (Ayrıca isteyen sosyal medya veya e-mail yoluyla Osman Şimşek üzerinden de Hocaefendi’ye ulaşılabilir.)

Madem bu Hizmet Üstad’ın projesi olan Risale-i Nurlar’ın pratiğe dökülmüş halidir veya öyle olmasını arzu ediyoruz. O zaman bu kitapları iyi okuyup anlayıp hayata tatbik etmeliyiz. İyi okuduk (?), eyvallah. Şimdi uygulama zamanı. Lahikalarda ve Şualar’da şu an yaşadığımız hadiseler gibi birçok hadise var ve nasıl davranmamız gerektiğini anlatıyor. Uzatmamak için sadece bir örnek vereyim: “Biliniz; en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüttür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle, birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve “Böyle olmasaydı, şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu; ne yapsaydık, onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek, tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız. (13. şua) ” Böyle musibetler ilk defa bizim başımıza gelmiyor. İyilik hareketi nerede varsa orada kötünün tasallutu her zaman var (Lokman suresi 17.ayet). İyiler birlik olur beraber olursa ve cesur olup “emri bil maruf nehyi anil münker” yaparsa kötülük her zaman yıkılmaya mahkumdur (İsra suresi 81.ayet). Ancak iyilerin kendi rüştünü ispatlaması lazım. Yani her halükarda, refahta, rahatta, zulümde, istibdatta doğruluktan, iyilikten ayrılmama sayesinde rüştünü ispat eden topluluğa Cenabı Hak vaad ettiği üzere galibiyet nasip eder (Maide suresi 54. ayet, Hud suresi 49.ayet).

 

İhlas Risalesi’nin ki “laakal her onbeş günde bir okuyunuz” tavsiyesi var, “Amelinizde rızayı İlahi olmalı” olan birinci düsturdan sonra “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.” olan ikinci düsturdan ne anlamalıyız? Nasıl uygulamalıyız? Okuyucunun, eleştiricinin izanına irfanına ve insafına bırakıyorum.

 

Bu kırık dökük anlatmaya çalıştığım şeyleri zaten hepiniz biliyordunuz. Daha uzun yazılabilirdi, daha az okunmasından kortum. Daha güzel yazılabilirdi, o benim harcım değil. Belki bir mum da ben yakarım niyetiyle yazmaya çalıştım, sürçü lisanım affola. Dileğim Allah’tan bu çetin imtihanın vazifesi bir an önce bitsin ve mağdurlar, mahkumlar hep beraber bir an önce vazife başına dönüp yine Allah için koşturmaya devam edelim. Amin.

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

2 YORUMLAR

  1. Mesele şahıslarda kusur bulma arama değil mesele hizmetin içinde vazifeler verilirken tam ehline verildimi verildiyse ve kurumların başında ki şahısların yaptığı hatalardan dolayı hesaba çekme haydi diyelim çekmenin anlamıyok amma mesele şudur kimse şu şahıs şöyle hata konuştu şöyle yanlış ibadet etti diyen yok mesele kurumlarnan halka yansıyan hizmet anlayışı ve maalesef tv ve gazeteynen çok kötü imaj halka yansıtıldı belki Türk isimine çok iyi bir hal vaziyet yansıtılmış olundu nedeni Türkler birbirinin kusurunu görmemesi nezaman Türk oğlu Türk kusur gördü verilen algı da şuydu hizmetin içindekiler olduğu mütedce sizin çoçoklarınız memur olamazlar bu işin bir yanı çok önemli bir yanı adaletsizlik hizmet medyası yapılan zülme sessiz kaldı kalkmadıysalar Onuda idareyi kelamla keriz uyutulurcasına insanları komplo hezeyanlarla uyuttular misal Kürtlere yapılan katliamlara zülümlere iyi kılıf buluyordunuz çünki müslüman olduğunuz için halk sizi inanıyordu inanamıyorlarsada en azında şübheye düşürüyordunuz sayın okur yazar takımı hayatın acı tarafını yaşamadınız görmediniz bari bundan sonra görün akıl edin sizlere harcanan emek boşa gitmesin tekin gibi hep başa sarmayın

  2. Evvela, “Son zamanlarda özellikle sosyal medyada bazı eşhas kendi entelektüel seviyelerinin gereği (?) eleştiri yapmayı bir farklılık, borç ve vecibe(?) bilmesi üzerine bir kısım yazılar kaleme aldığı çoğunluğun malumudur” !? Beyefendi neden yazısını iğneleme yaparak başlamış olabilir? Ve bunun hem başlık olarak seçtiği hem o kadar dil dökerek anlattığı düstürlarla nasıl bağdaştırıyor, anlamak zor. Hem böylece safını açıkça belli etmiş oluyor, karşı tarafa bir şeyler anlatma amacı güdülmemiş sanki..
    Saniyenin, “Eleştiri yaparken her ne hikmetse elimizin ulaşamayacağı yerlere eleştiri yapmak kolayımıza geliyor. Çünkü Üstad’ın dediği gibi “en ehemmiyetli vazife en dar dairede iken, en uzaktaki daire daha cazip geldiğinden” elimizin, dilimizin ulaşamayacağı yerlere ulu orta, bilip bilmeden verip veriştirmek maalesef cazip geliyor (bu tip kişilerin psikolojik olarak ta ayrıca analiz edilmesi gerekiyor)”… Her tenkit edeni aynı mı görüyorsunuz, ayırt etmeden yani? Hem bunların ‘rahatsız tipler’ olduğunu ima ederek? Uhuvvet düstürlarına uyuyor mu bu? Beyefendi psikoloji uzmanı filan?
    Salisen, “Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: Bir kişi bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin, ila ahir”… Hadise yorum getirirken boşuna zahmet etmiş beyefendi, bu hadisi HE zaten açıklıyor, merak edip onu okusaydınız keşke.. Yüzünüze gözünüze bulaştırdınız..
    Rabian, kusma, mide bulandırma usluben nahoş, geçiyoruz..
    Hamisen, “Bazıları, Hz.Ömer’in (RA) mescitteki olay herkesçe malum olayını örnek veriyor. Hz.Ömer’in mescidi bunun için çok uygun bir yerdi. Çünkü Cuma hutbesinin amaçlarından biri de emirin tebaayla buluştuğu ve karşılıklı konuşmanın olduğu bir yerdi..” Hangi olay olduğunu belirtseydi keşke arkadaş, en az İKİ tane herkesçe bilinen olay var: ganimet dağıtımı meselesi ve mehir meselesi.. Esasen Cuma hutbesi emir ve tebeanın karşılıklı konuşma yeri ve zamanı değildir. Parlamento yada Milli Meclis ile karıştırıyorsunuz galiba.. O zamanlar hutbeler “dinleyiniz ve itaat ediniz” bana. Zaten bu iki olay uygulamaya RAĞMEN gerçekleşmiş!
    Sadisen, “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.” olan ikinci düsturdan ne anlamalıyız? Nasıl uygulamalıyız? Okuyucunun, eleştiricinin izanına irfanına ve insafına bırakıyorum.” Üstadın dediklerine eyvallah yani! Kardeşlerini şahıs olarak tenkid etmeyelim, katılmamak mümkün değil, ama yaptıkları yanlışları da mı belirtmeliyim
    /düzetmeyelim? Hani ” benim koynumdaki akrebi gösterene..” diyen kimdi? ! Ve yine imaen de olsa tecrim ve iğneleme ile karşı.
    Sabian, “Daha uzun yazılabilirdi, daha az okunmasından korktum”.. Sanki biraz enaniyet koktu, su-i zannıma verin.
    P.S. “nefsül emare…” NEFSÜL EMMARE” olsa gerek, dikkaten kaçmış olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here