“Hizmet” Farz mıdır?

1709

Alp TEKİN

Müslümanlar için içlerinde hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk oluşturmak imandan sonraki ilk farzdır.

Hayra çağırmak, iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak bütün müslümanlara farz-ı kifayedir. Farzı kifaye olan bu vazifenin yapılması iki şekilde mümkündür. Ya her müslüman bu vazifeyi bizzat yapmalıdır veya içlerinden bu işi yapacak özel bir topluluk meydana getirmelidir.

Bu topluluğun, yapılması gereken vazifeyi hakkıyla yapabilecek sayı ve keyfiyette olması şarttır. Çünkü asıl maksat grup oluşturmak değil, tebliğ vazifesinin yapılması gerektiği şekilde yapılmasıdır. Yeterli sayıda ve keyfiyette insanlar bulunamadığı durumlarda, bu vazife bütün müslümanlara ferden ferda farz-ı ayn olur.

Bu işi hakkıyla yapabilecek keyfiyette ve sayıda bir grup oluşturduktan sonra, bu gruba gerekli yardımları yapan ve tavsiyelerine uyan, o grup vazifesini hakkıyla yaptığı sürece mesuliyetten kurtulmuş olur. Fakat herhangi bir sebeple bu grup vazifesini yapmaz veya yapamazsa, önce bu gruptakiler sonra da ortada kalmış bu vazifeyi üstlenmeyenler mesul olurlar.

Bu vazifeyi bizzat veya grup oluşturarak yapanları Hz. Allah kurtuluşa ermekle, rahmetiyle muamele etmekle müjdeler.

Allah(CC) tebliğ vazifesinin yapılmadığı toplumları; yalnız kötülüğü işleyenleri değil masumları da yakacak bir bela ile tehdit eder. Fahri Kainat Efendimiz(AS) iyiliği emredip kötülükten sakındırdıkça, iyilik ve takvada yardımlaştıkça toplumun hayırlar içinde yaşayacağını; aksi takdirde bereketin kesileceğini ifade eder. Hz.Ali ise; bu vazifenin yapılmadığı toplumların başına, o toplumun en kötülerinin geçeceğini ve o toplumda artık duaların kabul edilmeyeceğini haber verir. Bu yönüyle bu vazifeyi hakkıyla yapanlar, içinde bulundukları toplumun paratoneridirler.

Yapanları kurtuluşa erdiren, yapmayanları türlü türlü belalara maruz bırakan bu vazifenin kolay olmadığı kesindir. Fakat, Hz.Allah(CC)’nun insana kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceği de muhakkaktır. Bu yönüyle, gerek bizzat tebliğ vazifesini yaparken; gerek tebliğ vazifesi yapan gruba yardım ederken, karşılaştığımız zorluklar bizi yıldırmamalıdır. Nefsimizin ve şeytanın tuzaklarına düşüp, sinek ısırması gibi sıkıntılardan kaçıp, kobralara yem olmamalıyız.

İnsanlara Hakk’ı anlatırken karşılaştığımız sıkıntıları, terakkimize esas teşkil edecek dinamikler olarak görmeliyiz. Eskilerin çilehanelere kapanarak elde etmeye çalıştıklarını, bizler Allah’ı anlatırken karşılaştığımız sıkıntılara sabrederek elde edebiliriz. Allah’ın kendisi için çekilen her sıkıntıyı mükafatlandıracağını unutup, kendimize büyük kayıplar yaşatmamalıyız.

Namazı, orucu, hacc’ı ve zekatı kendi vazifelerimiz olarak ifa ediyor ve Allah’a karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimize inanıyoruz. Aynen öyle de; Allah’ın bize farz kıldığı tebliğ vazifesini yaparken başkasının angaryasını çekiyormuşuz gibi davranmamalıyız. Birilerine kızıp namazı, orucu, haccı ve zekatı terketmediğimiz gibi, birilerine kızıp üstümüze farz olan hayra çağırma vazifesini terk etmemeliyiz.

Hizmet bir ibadettir, bütün ibadetlerin dâîsi emr-i İlâhî, neticesi rıza-yı Hak ve semerâtı uhrevidir. Yapılan hizmetler karşılığında dünyada alınan maddi veya manevi karşılıklar uhrevi semeratı azaltır. Yaptığımız hizmetlerin başkaları tarafından görülmesi veya takdir edilmesi gerektiği düşüncesinden sıyrılmalıyız. Allah’ın yaptıklarımızı noksansız görüp, hakkıyla takdir ettiğini ve O’nun ne güzel takdir edici olduğunu unutmamalıyız.
Zamanın değişmesi, asrın başkalaşması, herkesin dünyaya dalması, insanların hayata perestiş etmesi, derd-i maişetle sarhoş olması aşk-u şevkimizi kırmamalı. Kur’an değişmedi, hadisler başkalaşmadı, fani dünya hayatı ebedileşmedi, hesap günü kaldırılmadı. Kabrin bu tarafında, hata yapanların çokluğu o hatayı yapanlar için bir teselli kaynağı olabilir. Fakat bu tesellinin kabrin öbür tarafında hiçbir manası yoktur.

Makam sevgisi, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik gibi zaaflarımızla şeytanın ağına düştüğümüzü itiraf etmek yerine, Allah(CC)’nun peygamberlerine yaptırttığı tebliğ vazifesini hafife almak ve bunu sağda solda dillendirmek ne büyük vebaldir.

Bediüzzaman Hazretleri, Cadde-i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanların dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etme ihtimalinden bahseder. Ayrılarak; hizmet eden insanlarda ayrılma düşüncesini uyarmak, onların kuvve-i maneviyelerini sarsıp iş yapamaz hale getirmek, din düşmanlarının dudaklarında tebessüm oluşturmak ne acı ve bunun hesabını ötede vermek ne zordur.

Madem öyledir; dikkat etmeli, bir söz, bir tavır, bir geri duruşla kendimizi batırmamalıyız. Huzur-u ilahi’ye giderken şahsi günahlarımızın yanına başkalarının vebalini de ekleyerek gideceğimiz endişesini taşımalıyız.

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

1 YORUM

  1. Emr-i bil maruf ve nehiy anil münkerin farz olduğu hatırlatmış oldunuz, sağolunuz, Allah sa’ı gayretinizi kabul buyursun. Amma lakin soru şeklindeki başlığa bir türlü cevap vermediniz. Böylece bir nevi ‘clickbait’ yapmış olmuyormusunuz? Yazarlık ahlâkı ile pek bağdaştıramadım..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here