Eleştiri Gıybet midir?

1119

Giriş , gelişme ve sonuç… Bir yazının temel üç unsuru.

Sonuçtan başlamak istedim ki tembel mizaçlar birkaç cümle okuyup da hemen kaçmasınlar. Evet sondan geriye doğru planlıyorum bu makalemi ve en son söyleyeceğim şeyi en başta söylüyorum. Hem de yüksek sesle…

“Kavramları okumada körlük çekiyoruz çoğu zaman. Kavramlara mana vermede onları anlamlandırmada körlük yaşıyoruz.” İşimize geldiği gibi değerlendiriyor, kendi bakış zaviyemize göre bir meseleye hüküm veriyoruz. Bazen de Bektaşi’nin “namaza yaklaşmayın” bahanesi gibi ya bilerek ya da dikkatsizce önünü ardını kırparak kolunu kanadını kırıyoruz en temel hakikatlerin. Öyle olunca da elma armut birbirine karışıyor ve koca koca insanlar mahalle önünde kısa donlarıyla atışan “benim babam senin babanı döver” komikliğiyle birbirine laf atan çocuklar gibi nefislerine bandırdıkları kalemleriyle yığınların zihinlerini kirletiyor. Evet tekrar ediyorum.

Kavramların canına okuyoruz , azizim.

Karşımda bir ağaç var. Evet görüyorum onu. Evet dokunabiliyorum. Evet gölgesinde oturabiliyor , evet rüzgarın dokunduğu yapraklarından çıkan sesi duyabiliyorum.

İlmel yakince sesleniyorum size, orada bir ağaç var

Aynel yakince sesleniyorum size, o ağaç burada bakın dokunuyorum.

Hakkel yakince sesleniyorum size, bakın elimde meyvesi var ;ısırdım,tattım,yedim. Orada bir ağaç var.

Neymiş ağaca yeşil demişler, oysa ağaç sarıymış. Yeşil diyenin vay haline!

Neymiş ağaçta cıvıl cıvıl kuşlar var demişler, oysa ağaç ıssızmış. Kuşlar var diyenin vay haline !

Ağaca yeşil diyen kişinin kurduğu cümledeki bahar mevsimi tümlecini es geçip onu kendi hazanlığınızla değerlendiriyorsanız size ne diyebilirim ki…

Bakış zaviyemize göre değerlendiriyoruz meseleleri. Elimizde bir çay kaşığı ona sığdırmaya çalışıyoruz okyanusun derinliğini. Ondan sonra da sığmıyor içimiz içimize sövüyoruz nehirlere de ,denize de ,okyanusa da …

Hastalığın teşhisi: kavram körlüğü…

Hastalığın teşhisi: idrak sığlığı…

Bu hafta yayınlanan bamteli sohbetindeki “gıybet” kavramı da ağaç gibi oldu bazıları için. Fethullah Gülen Hocaefendi yazılarıyla, sohbetleriyle, yaşantısıyla yarım asırdır göz önünde olan bir âlim. Otuz yıl önce durduğu yer nereyse bugün de aynı yerde. İslami kavramlara Kestane Pazarı günlerinde nasıl bakmışsa bugün de aynı noktada. Ezbere söylenen sözler değil bu yazdıklarım zira makaleleri, kitapları, sesli-görüntülü sohbetleri ortada. Parmağın gösterdiği yere bakmak yerine parmağa odaklanırsanız eğer, dost da olsanız düşman da olsanız parmağın sahibini hiç ama hiç anlamışsınızdır demektir. Ağaç ve Bektaşi örneklerinde olduğu gibi eğer (siyak & sibak) mefhumlarını gözardı ederseniz söze de sözü söyleyene de o sözden beslencek olanlara da zulmetmiş olursunuz.

Hocaefendi gıybet meselesine ilk defa Ocak 2018’da değinmedi. Yazılı olsun sözlü olsun birçok beyanında bu meseleyi dinleyebilir okuyabilirsiniz. Ki ‘gıybet’ kavramını islam terminolojisine koyan kişi de Hocaefendi değildir.

Kuranda ve Hadiste yeri olan bir kavramı olası bir tehlikeye set çekme amacıyla yineledi Hocaefendi.

Nisa/148: Allah, zulme uğrayanların dışında, ÇİRKİN sözün AÇIKÇA söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.

Hucurat/ 12: Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

Hümeze/ 1: Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline!

Eleştiri farklı bir şey; hakaret, küfür, gıybet farklı bir şey. Bu haftaki sohbetinde gıybet ve kelam israfına değinen hocamız başka zaman dilimlerinde de yanlışa yanlış demenin edeplicesini hem kendi yaşayarak göstermiş hem de yazmış ve söylemiştir.

Gıybet etmeksizin haklı eleştiri mümkündür ve bunun da zaten yapılması gereklidir. Zira müminlerin birbirlerini haklı konularda eleştirmeleri ve gerçeğe dâvet etmeleri bir hak olduğu gibi, aynı zamanda da bir vecibedir.

Bir yerde yanlış olan bir şey varsa onu düzeltmek insanın doğasında vardır. Fıtratımıza derc edilmiştir bu.

Mehmet Akif’in deyişiyle

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım

Kanayan bir yara gördü mü susmamak bunu dile getirmek karakterli bir insan olmanın vasfıdır. Yanlışa karşı duruş muhakkak olmalıdır fakat bu duruş “edep” çizgisinde kaldığı müddetçe anlamlıdır.

Gıybet bir insanın kişiliğini hedeflerken, haklı eleştiri ise insanın eylemlerine, sözlerine veya ortaya koyduğu ürün ve hizmetlere yöneliktir.

Gıybet, kişinin gıyabında yapılırken haklı tenkid insanın gıyabında yapılabileceği gibi yüz yüze de olan bir durumdur.

Neymiş düşmanı eleştirmek da gıybetmiş. Oysa , her türlü yalan yanlış bilgileri insanlara gerçekmiş gibi anlatan bir kimsenin bu yaptıklarının doğru olmadığını söylemek ve onun hakkında ikna edici sağlıklı bilgileri insanlara sunmak kesinlikle gıybet değildir. Bu o kimsenin şahsına yönelik bir saldırı değil, yaptığı yanlışlık konusunda mâsum insanları uyarmak ve onların hatalı kararlar almalarına engel olmaktır.

Gıybet onarıcı değil yıkıcı ve ifsat edici bir özellik taşırken, eleştiri ise yapıcı olup doğru bilgi, tutum ve davranışa yönlendirme amacı taşır. Zira haklı tenkidin maksadı, kişiyi bir yanlıştan uzak tutarak onu korumaktır. Nitekim tenkîd, bir şeyin gerçek değerini tespit edip ortaya çıkarmak ve gerçek olmayanını ayırt etmek için derinlemesine yapılan bir faaliyettir. Her asırda olmuştur günümüzde de olması gerekmektedir

Gıybet edildiğinde yapılan bir yanlış o kişiye yapıştırılıp/yakıştırılırken, eleştiride ise o işi ya da sözleri söyleyen kimseye bunu yakıştıramama, ama işin doğrusunu da ortaya koyma tavrı vardır. Nitekim yapılan yanlışlıklar ve hatalar her zaman evrensel ilkelere ve ciddî delillere göre ortaya konulmalıdır. Zira haklı tenkidden sonra tutarlı ve objektif teklifler ve öneriler sıralanmalıdır. Böylece bütün bunlar kamuoyunun bilgisine sunulmalı ve bu konuda takdir yetkisi insanlara bırakılarak tercihlerini doğru yapmaları beklenmelidir.

Bu haftaki sohbetinde “gıybete” değindiği için imalarla eleştirilen Hocaefendi “tenkit” yani eleştiri kavramı hakkında nasıl düşünüyor bir de ona bakalım…

“bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak demek olan “tenkit”, ideale yürümede bir yoldur. Müsbet manada tenkit etmek ve tenkide açık olmak ilmî esas­lardan birisidir. Ne var ki, onun da bir üslûbu, uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rı­zası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir garazı bulunmamalıdır. Münekkid, gerçekten iyi bildiği hususlarda fikirlerini usûlünce ortaya koyarken, sahası olmayan mevzularda da susmasını ve din­lemesini bilmelidir. Ayrıca, bir tenkidi kimin yaptığı da çok önem­lidir. Damara do­kundurmayacak ve muhatabını rencide etmeyecek kimseler konuşmalı; diğerleri şahıslarına karşı tepkiden dolayı kıymetli fikirlerinin de heder olma­ması için sözü onlara bırakmalıdır ki bu da bir hakperestliktir.

Bir meseleyi tenkit eden insan perdeyi yırtacak şekilde konuşmamalı, muhataplarının kuvve-i maneviyelerini kırmamalıdır. Bildiğiniz gibi, İhlas Risalesi’nde serdedilen düsturlardan birisi de, “ Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemek” esasıdır. Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki bunlar, birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter. Bir fabrikanın çarkları da birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne geçip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Aksine, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, tam bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Zaten, birbirine karşı zerre kadar bir sataşma ve bir zorbalık varsa, o fabrika karışır ve ürün veremez hâle gelir. Fabrika sahibi de kuruluş gayesine hizmet etmeyen o fabrikayı bütün bütün yıkıp dağıtır.

Bu güzel misallerle tenkit kapısını kapatmaya ve talebelerini birbirlerinin faziletlerine naşir olmaya çağıran Üstad Hazretleri bir başka yerde de şöyle der: “Binler teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna mâruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusuratı bahane ederek, birbirini tenkitle, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına yardım ediyorlar.”

Evet, özellikle de yıllanan ve tecrübe kazanan insanlar, diğerlerinin sa’ye şevkini kırmamalı, bilakis, onları aşk u şevkle kanatlandırmaya çalışmalı. Belki her gün, onların çalışma isteklerini şahlandıracak ve vazifeye karşı heyecanlarını coşturacak farklı bir üslup geliştirmeli; tenkit edeceği hususlar varsa onlarda da gayet yumuşak ve yapıcı olmalı. Bir vazifede yıllanan ve kıdem sahibi olan insanların geçen yıllara ve tecrübelerine rağmen büyüklük hisleri artmamalı, tahakküm duyguları şişmemeli, enaniyetleri büyümemeli, ağabeylik mülahazaları genişlememeli; aksine millete hizmet aşk u şevkleri daha fazla coşmalı. Yapılacak bir iş varsa en önde o tecrübeli insanlardan biri çatlayasıya koşmalı ve gerekirse arkadakiler demeli ki, “Yaşına göre biraz fazla değil mi bu hız ve gayret?” Başkaları onlara biraz nefes aldırmaya çalışmalı ama onlar örnek olma konumunda bulundukları için hep önde koşmaya devam etmeli.

Yazıyı İncil’de geçen bir bahisle bitirmek istiyorum.

İncilde geçer, günahkar bir kadın Hz İsa’nın huzuruna getirilir ve onun taşlanarak öldürülmesi talep edilir.Hz İsa bunun üzerine şöyle der: “Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!” Bunun üzerine hiç kimse kadını yargılayamaz.

 

Yavuz Berk Gündüzalp

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

3 YORUMLAR

  1. Bakıyorum hizmetin yazar bozarı hayatın çok yönüne kafa ya yormuyorlar yada akıl etmiyorlar hizmetin bir korumanda müdür olan birisi okurumu gerektiği gibi çalıştır madıysa üstelik işi pişkinliğe vuruyorsa sanki muzafer kumutanmişgibi edalı yürüyorsa ve hizmette kimse buna birşey demiyorsa ve o gişe Halen hizmetin insanlarını yönlendirmeye çalışıyorsa susması gerektiğini ama susmuyor ve bu gişi yazdıkca kahramanlaşıyorsa işte bu insanı delirtiyor misal dumanlı zaman GZ başında o yüksek tirajın hakkını vermedi üstelik hizmeti apk nin koltuk payandasiymiş hata fedayısiymiş algısını halka yerleştirdi ve kimse Bunun hesabını sormuyor hizmetin insanları şahıslara takılmadan sil başdan aklını yeniden işleme sokmalı amma bence bu demek olmamalı kurumların hele medyanın sorumluları hizmetin yükünü acısını çekenlerin önünde hesab vermeliler başta dumanlı hesaba cekilmeli hata Osmanlı’da komutanların kellesi alınmış neymiş harbi kayb ettiği için

  2. birileri dönüp dolanıp dumanlıyı kahraman diye yutturmaya calışıyıry faşo ağayı tabi kendiside baya gayret ediyor kahraman olduğunu eee polyanaçiklerrde yutuyor tutanlara afiyet olsun

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here