Ölümün ve Yokluğun Şehrindeki Hayatımız

367

Yüksekova, ölümün ve acıların şehri, ölümün ve yokluğun her türlüsünün kısa sürelerde yaşandığı, emniyet ve güvenin olmadığı, akrebin kıskacına göre tarafların şekillendiği, insan karakterlerinin tüm versiyonlarının göründüğü şehir, kasaba, köy, nahiye…

Yüksekova’ya ilk gelişimiz 2016 Ağustos ayının son günlerinde bir pazartesi sabahıyla başladı. Güneş nurunu yeryüzüne cömertçe sunarken, Van’dan Yüksekova’ya doğru yola koyulduk. Uzunca bir süre yol almamıza rağmen ne bizim taraftan , ne de karşı istikametten herhangi bir araç gelmedi. Sonra ilerleyen zamanda bizimle aynı istikamette bir karartı belirdi yolda. Yaklaşınca, meğer bu karartıda yolda mayın, bomba vs. arama taraması yapan zırhlı araçlardan başka bir araç degilmiş.

Sonra yolumuza devam ederken, tırmana tırmana 32 virajlı yoldan dağın ta tepesine çıkmamız, yol kenarlarında yeni bombalanmış karakol, yakılmış araçlar, mayın üzerinden geçen askeri araç ve oracıkta hiçliğin uğruna ölüp giden masum insanların hikayelerini dinleyip yolumuza devam ettik…

Sonra, Zap suyunun Başkale kolu solumuzda bize eşlik ederken, dağların sağ ve sol yamaçlarında ve tepelerinde kuleler gördü gözlerim ve bu kulelelerin içi
nde tahmin ettiğim ağır silahlar, snipırlar, termal kemaralar…
Ardından önümüzde oluşan seri tümsekler, tümseklerin ardından beton bariyerler, bariyerlerden sonra kontrol noktası, kontrol noktasında ölümüne bekleyiş, bekleyişle beraber tedirginlik, korku, endişe…

Bu endişe hali içindeyken eşimin elinin elime değdiğini hissederek, bana dönüp “Hatun istersen dönebiliriz, istersen de ben seninle kalabilirim. Çocuklarda uzak diyardaki anneanneleriyle kalabilirler” şeklindeki teklifi karşısında “Allah Kerim”dir sözü çıktı ağzımdan.

Sonra eşimin gbt’sinde problem çıkmayınca Yuksekova yolumuza devam edip, sağımızda Zap suyunun Yuksekova koluyla beraber derin vadilerin içinden kıvrım kıvrım yolumuza devam edip, öğlen saatlerinde şehrin çıkışındaki kontrol noktasına varmış olduk.

Bu noktadan sonra şehri araba camından izlerken o zamana kadar ne gördüğüm ne de ismini hiçbir zaman öğrenemediğim devasa askeri ve polis zırhlı araçları, harabeye dönmüş yakılıp yıkılmış binaları, tahrip edilmiş yolları, bu tahriplerin doğal sonucu olarak oluşan tozları, adım başı güvenlik güçleri, bu güvenlik güçlerinin halkta oluşturduğu tedirginlik hali, insanların umutsuzluğu, evleri- dükkünları yıkılmış yakılmış insanların çaresizliği, masumiyeti, başkasının onları kendi adlarına kurban edişleri…

Sonra ki zamanlarda çocuklarımın benden ayrılmak istemeyişleriyle beraber ailecek yola koyulup iki günlük yolculuktan sonra akşam ezanına yakın bir zamanda Yuksekova’daki evimize kendimizi atarken, çocuklarımın şehre ilk girişteki etrafa ürkek ürkek bakmaları ne benden ne de babalarının gözünden kaçmadı bu ürkek bakışlar.
Ve yasakların şehrinde çocuklarımla ilk gecemiz…

Uykunun bir türlü semtime uğramadığı o ilk gece…

Güneş aydınlığını çekince şehirde, yavaş yavaş yasakların gölgesi belirir etrafta. Sonra sessizlik başlar şehirde…

Sessizlik, ölümüne sessizlik, karanlık, kuytu gecelerin sessizliği, etaftaki çırıl çıplak dağların sessizliği, ne kurt sesi, ne çakal sesi bastırır bu sessizliği. Çünkü bu dağların kurt ve çakalları da birer kör mermiye kurban gitmişlerdir tıpkı kör mermiyle kurban giden onlarca insanın hikayelerini dinlediğim gibi…

Bütün sessizliği bastıran Cilo dağlarındaki operasyonlardan gelen kobraların sesi…
Gece şehri onlarca kez turlayan kobraların sesi…
Bu ürkütücü seslerin etkisiyle endişe içinde yorganın altında yavrularıma sarılmam…
Onlara sarılırken onların şehre girişten itibaren gördüklerinin bedenlerinde oluşturduğu irkilmeler…
Onları da kendimle beraber bu maceraya sürüklemem…
Ve bitmeyecek gibi duran bir gecenin ardından bütün karanlıkları bastıran güneşin aydınlığı…
Sabah ezanı…
Ardından yasağın bitim saatiyle beraber cadde ve sokakları aydınlatan lambaların ışığından yansıyan insan gölgeleri…
Gölgelerle beraber insan sesi…
Ve nihayet aydınlıkla beraber devam eden hayatlar, hayatımız…

Sonra gelişimizden birkaç gün geçtikten sonra çocuklarımla beraber çarşıya çıkmamız, evin dış kapısından itibaren çocuklarımın ellerimi elleriyle sımsıkı tutmaları…
Ve bu tutmalarla anladım ki, çocuklarım kendilerini güvende hissedemiyorlar burada. Tıpkı bazı canlıların deprem bölgesinde kırılan fayları önceden sezip o ortamı terketmesi gibi. Bende onların bu sessiz el hareketleriyle ifade ettikleri duygularına karşılık verip onlarla caddeye çıkıp en yakın mağazaya girdik. Çocuklarım ne istediyseler aldım. Biliyordum ki buralarda sevgim dışında onlara verebileceğim birşey yoktu.

Sonra öğretmenlik yaptığım okula onlarında kaydını yaptırarak öylece kendimize bir düzen kurup hayatımıza devam ettik. Gelişimizden kısa bir süre sonra bir Cumartesi sabahı(8 Ekim saat 9.58) ardı ardına silah sesleri gelmeye başladı. Silah seslerinden sonra sessizlik, ölümüne sessizlik… Yokluğun, çaresizliğin, garipliğin sessizliği…
Sonra ardı ardına gelen siren sesleri, ambulans sesleri, kobra, akrep, kirpi, panzer sesleri…
Tekrardan silah sesleri…
Cehennemi uğultu, kaçışan insan sesleri…
Onlarca heronun vızıltı sesleri…
Ve sonra 4 CAN’ın polis mermileriyle öldürülmüş bedenlerinin soğuk betona teslimi haberi yayıldı bahtsız şehre…
Tüm şehri umutsuzluk ve öfke sardı, sessiz bir öfke…
Barut kokusunun can alırken ki kokusu sardı genzimi, ölümün öfkesini insanların gözünden okurken, korkudan yavrularımı en dip odaya aldım. Öylece o odadan uzunca süre çıkamadık.
Sonra dalga dalga fısıltılar duyduk.
Bu fısıltılar içinde örgütün intikam yemini, ölenlerden geriye kalanların feryatları ve öldürmelerin gerçekleştiği yer…
Bizden 100 metre aşagıda ve hergün çocuklarımı servise bindirdiğim yerden başka bir yer değildi.

Sonra ki günlerde okuluma gidip dersime başlayınca narin mi narin, saygılı mı saygılı öğrencimin Allah’ın adaletli olup olmadığı sorusu…
Ve soru karşısında irkilme halim. Neden böyle bir soruya ihtiyaç duydun? Sorunca öğrencimin, Cumartesi öldürülen 4 kişiden biri benim ağabeyimdi, daha üç aylık evli ve eşi hamileydi. Çok iyi bir insandı. Mart ayındaki operasyonlarda evlerimiz yakıldı, yıkıldı. Eğer adalet varsa ne zaman olacak?şeklindeki açıklama ve soru karşısında zihnimdeki Allah’ın adaletini dilim döndükçe anlattım. Sonra üzüntümden kahroldum. Neden bu yaştaki çocuklara bunları yaşatıyoruz? Sonra sessiz feryatlar yükseldi içimden( Ben daha Ovadayken abisinin eşi doğum yaptı. Ve ben maalesef Hizmetin gaspedilmiş okulunda görev yapıyordum.).

Sonra devam eden hayatımız…
Kış ayının başlaması…
Hastalığım…
Koca şehirde kadın hastalıklara bakan tek doktor…
Defalarca acile gitmemize rağmen bir türlü çare olamayışı. Bir gün bu durumumu bir arkadaşa anlatırken sağ olsun o da başka aracılar vasıtasıyla bana randevu alabildi. Öğleden sonra 15.30 ve 157. sıradaydım. Yani doktor benden önce 156 hastaya bakmış. Defalarca gidip gelmeme rağmen hastalıkla beraber bedenimden bir parçayı orada bıraktım maalesef.

Ve kışımız, -38C çok rahat görüldüğü… Çocuklarımın alışık olmadığı bir durum…
Elbiselerin kifayetsiz kaldığı…
Metrelerce karın 6 ay boyunca yerde kaldığı, buna rağmen hayatın devam ettiği, çocuklarımında en temel sosyal etkinliğin bu kar döneminde iki defa kardan adam yaptıkları…
Ve ara dönem, ilk defa babaları olmadan yavrularımla beraber baba tarafına gitmemiz, halalarının bol bol hediye ve harçlık vermeleri, amcalarının sucuk getirip, çocuklarımın sucuk yerken ki hali, sevinci görülmeye değerdi. Aslında çocuklarımıza bunları alabilecek imkana sahipken eşimle konuşurken, “Bu kadar mağdur varken yeni ve ekstra şeylere para ödemeyelim, belki birşeyler artar birine ulaştırırız” şeklindeydi.
Baba tarafımızın bizi böyle güzel ağırlamalarını ayrıca bir kenara yazıp inşallah unutmayacağım.

Sonra Ovaya tekrar gelmemiz ve kışımızın da tüm şiddetiyle devam etmesi…
Derken Mart ayı sonlarına doğru eşimin iş nedeniyle bizden ayrılması…
O gün sabah erkenden ders ve ardından yorgun bir şekilde eve gelişim, eve gelirken annemin donuk yüzü, o donuk yüzü görünce birkaç saniye içinde zihnimden geçen onlarca soru ve bu soruların hiçbirinin bende olmayan cevabı…
Sonra annem, “Kızım uzak diyardaki evimize seni almak için gelmişler.” deyince, saat 16.00 gösteriyordu. Kimsesizlik ve çaresizlik halim, çocuklarımdan ayrı düşme korkum…
Kafamda onlarca soru…
Sonra hızlı karar vermem gerektiği aklıma gelince tercih yapmak zorunda kalışım… Çıkmak istersem beni yolda bekleyen 4 tane gbt…
Ova’da akşam 18.00 olunca tüm dünyayla irtibatı kesiliyordu. Onun için de hızlı karar vermem gerekiyordu.
Ve hızlı kararımla beraber kendimi son arabaya attığımda saatler 17.30’u gösteriyordu.
Son araba, bir daha ne olursa olsun dönmeyeceğim şehir…
Her tarafı bembeyaz karlı ova…
Sonra arabamız yavaş yavaş yol almaya başlayınca akşam ezanı yankılanırken minarelerde, yavrularım düştü aklıma, onlara sarılmadan çıkmıştım evden, çocuklarımın yalnızlığına akıttım yaşlarımı.
Gönlümü sardım onların minicik bedenlerine, eve gelirken yokluğumu öğrenince masumiyetin tüm izleri oluşur yüzlerinde. Yüzlerce soru sorarlar anneannelerine…
Sonra dalgın dalgın yol almaya devam ederken, yoldaki tümseklerin etkisiyle başımı kaldırdığımda minübüste ben ve önde iki erkekten başka kimse olmadı
ğını görünce, tedirginliğim artıkça arttı, ruhum kabz halinin tüm versiyonlarını yaşadıkça yaşadı. Sonra Hz. Sare validemiz geldi aklıma. Allah onun iffetini nasıl koruduysa benimde iffetimi koruyacağına inanarak dilim durdu duaya. Zihnimde ne kadar dua varsa hepsini Hz. Yunus ızdırarıyla bir bir doladım dilime. Bedenim tir tir titremeye devam ederken ikinci gbt yani “Yeniköprü” denen yeri geride bıraktığımızı farkettim.

Yeniköprü, yolların kavşak noktası, ölümlerin kuyusu, suların buluşup hırçınlaştığı yer, derinin derini vadisi, ölülerin buluşma yeri, Azrailin mekan tuttuğu yer…

Sonra dağların arasında devam eden yolcuğum…
Ve saat 22.00 da Van’a gelişim…
Yuksekova’dan Van’a gelirken geride bıraktığım dört gbt’den kimlik sormamalarını, Allah’ın lütfunun üzerimizde olduğunun en güzel işaretiyle.

Gidenlerin bişeylerini bıraktığı veya kaybettiği şehir; benim de burada canımdan bir parçayı bıraktığım, mesleğimi bıraktığım, özgürlüğümü bıraktığım ve yalnızken, gece yolculuğunda simsiyah saçlarıma akların düştüğü şehir…

Sonra ki günde yavrularımı getirtip, Ova defterimizi de tamamen kapatmış olduk.

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here