Hizmet Hareketi ve Eksen Kayması

3494

Richard E. Nisbett The Geography of Thought isimli kitabında ulaştığı neticeyi şu şekilde özetler:

“İnsan idraki heryerde aynı değildir. Sözü uzatmadan söylemek gerekirse, beşerî ve sosyal bilim alimleri düşüncenin tabiatıyla alakalı çok önemli iddialarda bulunuyorlar. İlk olarak, başka kütürlere mensup olanlar “metafiziklerinde” ya da dünyanın tabiatına dair temel inançlarında farklılık arz etmektedir. İkinci olarak, farklı grupların düşünce süreçlerinin özellikleri oldukça farklı bir mahiyet oluşturmaktadır. . . The Geography of Thought: How Asians and Westerners Think Differently ….and  Why, s. xvii.

Nisbett bu kitabında insan idrakinin dahi kültürlere göre değiştiğini deneyle ispat etme gayreti içindedir. Elbette haklı olduğu yerler vardır. Ancak biz buna katılmıyoruz. Biz ise insan idrakinin bütün kültürlerde aynı olduğunu, ancak farklı kavramsal yapılarından dolayı bu idrake bağlı olarak kurulan dünyanın, (metafiziğin)  kültürlere, daha doğrusu dinî düşünce geleneklerine göre değiştiğine inanıyoruz. Bu bağlamda İslam inancı ve buna bağlı düşünce geleneğinin kendine has metafizik, estetik ve ahlak anlayışıyla nevişahsına münhasır bir dünya, bir medeniyet tesis ettiğini vurgulamak istiyoruz.

Günümüzde İslam medeniyetinin dinamikleri etkinliğini kayetmiş ve kendini yenileyemez hale gelmiştir. Böylelikle İslam dünyası Batı Medeniyeti etkisine girmiş ve bu etkinin bir neticesi olarak Müslümanlar kendi medeniyetine olan inancı ve dolayısyla güveni kaybetmişlerdir. Hatta bir kısım Müslümanlar İslam düşüncesine Batı medeniyeti içinde bir yer bulmaya kalkışmış ve İslam medeniyetinin tesisinin (o da mümkün olursa) Batı düşüncesi dinamikleriyle inşa edilebileceği zehabına kapılmışlardır. Mesela, Müslüman memleketlerden gelip Batıda doktora yapan öğrencilerin kahır ekseriyeti zamanla Batıda geçerli olan epistemolojik anlayışı benimsemiş ve buna bağlı bir zihniyet oluşturmuştur. Daha sonra bu süreç özünde, çoğu zaman, İslam metafiziğine, estetiğine ve maneviyatına yabancılaşma süreci mahiyetine bürünmüştür. Bu zihniyet değişiminin, daha doğrusu eksen kaymasının oldukça tehlikeli iki neticesi görülmektedir. Birincisi, bu kimseler Batı akademiyasında geçerli kavramlarla İslam düşünce geleneğini değerlendirdikleri için anlama problemi yaşamaktalar. Buna bağlı olarak, İslam geleneği hususunda aşırı genellemeler, çocuksu hükümler ve nahoş değerlendirmeler yapabilme cürmünü irtikap edebilmektedirler. İkincisi, bu kavramların perspektifinden şu anki İslam dünyasını ve İslamî hareketleri ve özellikle Hizmet Hareketini değerlendirdikleri zaman, sadece anlayamamakla kalmamakta aynı zamanda yanlış hükümler vermekte ve yanlış stratejiler teklif etmektedirler. Bu yerli oryantalist ya da kendi dünyasına yabancı bakış açısı  özünde negatif, eleştirel olmaktadır; maalesef ıslahî ve inşaî olamamaktadır.

Bu eksen kaymasının bir neticesi olarak, Batı’da, özellikle Amerika’da, yetişen akademisyenlerin kahır ekseriyeti modernitenin “ilerleme”, “rasyonalizm”, “ferdiyetçilik” ve “pragmatizm” gibi temel paradigmalarını kabul etmede bir sakınca görmemişlerdir. Daha da kötüsü, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Batı akademik camiasında geçerli perspektif, düşünce tarzı ve oluşan paradigmalara göre, bir taraftan kendi düşünce tarzlarını ve zihniyetlerini oluşturmuşlar, diğer taraftan da bu paradigmaları evrenselleştirme ve İslam dünyasını bu paradigmalar çerçevesinde değerlendirme gayreti içinde bulunmuşlardır. Bu durum bize, sonuçları ağır olan kategorik bir yanılgı ve çok ciddi bir hata olarak görünmektedir. Biz burada bu bağlamda oluşan zihniyeti ve onun mensuplarını eleştirmek ve problemli gördüğümüz bir kısım özelliklerini tahlil etmek istiyoruz. Bu zihniyetin ve kişilerin bir kısım temel özellikleri şunlardır:

Aydınlanmacıdırlar

Kant, 1784 yılında “Aydınlanma Nedir?” başlıklı makalesinde Aydınlanma’yı şöyle tarif eder: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu reşit olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu reşit olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanma’nın parolası olmaktadır.”

Bu zihniyet ve mensuplarının düşüncelerinin arka planında bu aydınlanmacı zihniyet bulunmaktadır. Onlar da, tıpkı Kant gibi, İslam dünyasında özellikle Hizmet mensuplarında bir reşit olmama durumu görmektedirler; kendi akıllarını kullanma cesaretini gösteremediklerini, akıllarını isteyerek başkalarına kiraya verdiklerini tasavvur etmekteer. Onlar da Kant gibi herkesi kendi aklını kullanmaya davet etmektedirler. Bir başka ifadeyle, bu zihniyet mensupları meselâ, Hizmet mensuplarının en bariz epistemolojik, buna bağlı olarak da, metodolojik hatasının kendi akıllarını kullanma olgunluğunu gösterememe olduğuna inanmaktalar. Hizmet Hareketi’nin henüz makuliyette rüşdünü ispat edemediği için dışarıdan akla ihtiyacı olduğunu düşünüyorlar.  Zımnî ya da bazen açıkça bu hataları tespit eden kişiler olarak kendilerinin ortaya koyduğu akademik düşünceden Hizmet Hareketi’nin istifade etmediğini ve edemediğini, dolayısıyla ‘Hizmet Hareketi’nin yuvarlandığı bu uçurumdan çıkması bu hatayı yapan, yani uçuruma sürükleyen düşünceyle mümkün olmayacağına inanıyorlar.

Kant, yukarıdaki pasajda görüldüğü gibi, açıkça geleneksel dinî düşünceye isyan çağrısı yapmaktadır. Kant’ın isyan çağrısı yerini bulmuş ve ferdî akıl (“akl-ı maaş” reason) Batı’yı Hristiyan düşüncesinin prangalarından özgürleştirmiş ve böylelikle Batı dünyasını aydınlatmıştır. Bu süreçle oluşan Aydınlanma düşüncesi aynı zamanda  bilimsel devrim ve teknoloji muvaffakiyetini doğurmuş, o da yeni Batı Medeniyeti’nin tesisine imkan vermiştir. Kant ilahî hakikatın belirsiz hale geldiği, vahyin aydınlatıcı ışığının zayıfladığı, neredeyse sönmeye yüz tuttuğu Batı toplumsal kontekstinde elbette haklıydı. Ancak Kant’ı taklit ederek İslam düşüncesini niteleyen ve Hizmet Hareketi’ni bu perspektiften değerlendiren söz konusu zihniyet mensuplarının aynı ölçüde haklı olduğunu düşünmüyorum.

İslam dünyasında son iki yüzyıl Batı tarzı bir “aydınlanma” bekleyenler boşuna beklediler ve bu tarz bir aydınlanma vukuu bulmadı. Bu bize göre, müspet bir durumdur. Bunun elbette yüzlerce sebebi olmalıdır. Biz burada üç önemli sebebe işaret etmek istiyoruz: a) Kur’an’ın dinî otoritesinin sarsılamamış olması ve bunun Müslümanın dünya görüşünü belirlemede her şeye rağmen hala etkin olması, b) Müslüman’ın ahlakî yaşayışını tayinde Efendimiz’in belirleyici olması, c) bütün bunları muhafaza eden ve nakleden sağlam bir geleneğin bulunması. İslam dünyasında bu üç kaynak, dünya ve ahiret saadetini tahsil için yeterli bulunmuş ve Kantçı bir aydınlanmaya lüzum görülmemiştir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Aydınlanma düşüncesi ve onun temel temel paradigmalarını ve seküler bakış açısını benimseyen akademisyenler kendilerini çok tuhaf bir duruma düşürmüş olmaktalar. Bir taraftan, Aydınlama’yı ve onun Kutsal’ı yok sayan rasyonel otoritesini, diğer taraftan da, Kur’an’ı ve Efendimiz’in manevî otoritesini kabul etmiş oluyorlar. Bu kişilerdeki tezat, doğrusu çok kritik bir hal arz etmektedir. Egsiztansiyel olarak Kur’an’a inanmakta ve Efendimiz’in manevî otoritesini kabul etmekteler, ve fakat entelektüel olarak maalesef, sanki Kur’an’a inanmıyor ve Efendimiz’in manevi otoritesini kabul etmiyor gibi davranmaktalar. Bu ciddi bir çelişkidir. Ancak kendilerinin bu çelişkinin farkına olduklarını düşünmüyorum. Bu durum, aslında, bilmeyerek düştükleri tam bir ergin olmama halidir.

Hakikat anlayışları sorunludur  

 

“Hakikat insan zihnine sanki bir kartalın bir dağ zirvesine konması gibi gelir, ya da derin bir kuyunun aniden patlayarak suyun fışkırtması gibi fışkırır. Her iki durumda da, manevî tecrübe yoluyla insanoğlunun elde ettiği bilginin kutsal özelliği, insanın zihnî kabiliyetinden değil, tecrübenin tabiatından kaynaklanır. İnsan vahiy ve sezgi yoluyla, ulaştığı şeye kendi düşünce kategorilerini yüklediği ve düşünen varlık olduğu için değil, bilgi aynı zamanda varlık olduğu için bilir. (Seyyid Hüseyin Nasr, Knowledge and the Sacred, 131).

Bahse konu zihniyet mensupları sadece Aydınlanma düşüncesine bağlı düşünmekle kalmamakta, aynı zamanda düşüncelerinde bu düşünme biçiminin hakikat anlayışını yansıtmaktadırlar. İslam dünya görüşünde hakikat anlayışı Kur’anî metafizik ve Nebevî pratik içinde varlık bulur. Metafiziksel düşünce, yani doğrunun ne olduğu; ahlakın mahiyeti ve yaşanması, estetik anlayış ve uygulama, temelde vahye Kur’an’a ve nebevi pratiğe dayanır. İslamî perspektifin temelini bu Kur’anî metafizik ve Nebevî pratik ahlak, ve bunlardan neşet eden estetik oluşturur. İslam medeniyetinin kaynakları bunlardır.

İslam medeniyetinde hakikat özü itibarıyla Kur’anî metafizik ve Nebevî pratikle belirlendiği için hem mahiyeti, hem de gayesi itibariyle eleştiri, Batı düşüncesinden farklı işler. Batı’da Kur’anî metafizik ve Nebevî pratik olmadığı için ya da buna inanmadıkları veya Hristiyanlık bu iki kaynağın yerini tutamadığından dolayı, hakikat müphem kalmış ve özellikle Aydınlanma düşüncesinin hakimiyetiyle birlikte iyice belirsizleşmiştir. Dolayısıyla Batı düşüncesinde eleştiri çok değerlidir ve gayesi hakikatı bulmak ya da belirli hale getirmektir. Bu sebeple bir medeniyet olarak Batı’nın bütün varlığını eleştiriye borçlu olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. İslam medeniyetinde eleştiri ya da eleştirel düşüncenin asıl gayesi keşf-il mahcup, yani perdelenmiş olanı açığa çıkarmaktır. Doğrusu Kur’anî metafizik ve Nebevi pratik insanlığa lazım olan ve kıyamete kadar geçerli olacak hakikatleri içinde barındırmakta ve onu müphem, yani perdeleyerek takdim etmektedir. Müslümanın, akıl ve düşünce gücüyle bu perdeyi aralaması ve ilahi hakikatlere dayanan prensipleri insanî planda, yani bilgi, düşünce, bilim, sanat, sosyal ve siyasal mecrada uygulaması gerekir. Nasr yukarıdaki pasajda bu hakikati ne güzel ifade etmiştir: “Manevî tecrübe yoluyla insanoğlunun elde ettiği bilginin kutsal özelliği, insanın zihnî kabiliyetinin neticesinden değil, tecrübenin tabiatından kaynaklanmaktadır. İnsan vahiy ve sezgi yoluyla, ulaştığı şeye kendi düşünce kategorilerini yüklediği ve düşünen varlık olduğu için değil, bilgi aynı zamanda varlık olduğu için bilir.”

Batı akademik kültürü içinde yetişen bu zihniyet mensubu kişiler, Batı tarzı düşünme usullerini gereğinden fazla ciddiye almaktalar. Bundan dolayı eleştirinin mahiyetini ve fonksiyonunu Batı’da olması gerektiği gibi İslam dünyasında da olması gerektiği tasavvuruna kapılmaktalar. Dolayısıyla, eleştiriyi hakikatin inşası için değil adeta icadı için kullanmak istemektedirler. Yazılarından ve yaptıkları eleştiriden, ilahi prensiplerin insanî planda uygulama hatalarına işaret etmek yerine, eleştirilerini adeta doğrudan temellere yöneltmekteler. Nasr’ın tabiriyle bu akademisyenler kendi düşünce kategorileriyle manevî tecrübeyi değerlendirerek kategorik bir yanlışa düşmüş oluyorlar. Bu kategorik hatayı daha detaylı ele alacağız. Ancak bu noktada şu kadarını söylememe müsaade ediniz: Kendi düşüncesinin temel ilkelerini Batılı düşünüş paradigmasıyla belirlemiş bu zihniyet ensuplarının Hizmet Hareketi’ni eleştirilerinin mahiyeti bana onların İslamî dünya görüşüne ziyadesiyle yabancılaştıkları intibaı vermektedir. Umarım bu bana ait bir yanılgı olur.

Araçsal aklın mahkumu olmuşlardır 

Max Weber haklı olarak modernitenin değer merkezli akıldan daha çok araçsal akla dayandığını iddia eder. Araçsal akıl (“akl-ı maaş”) sebep sonuç ilişkisini esas alarak makul olan bir gaye hedefli çalışır. Akıl gayeye ulaşmanın aracıdır. İslam medeniyeti ise bunun tam tersine aslî olarak değer merkezli akla (“akl-ı maad”) dayanır. Değer merkezli akıl, araçsal aklın aksine ahlakî ve çoğunlukla manevi bir değere ulaşmayı esas alır ve o değere ulaşmayı sağlayacak bir rasyonellik oluşturur.  Bu tespitten hareketle Hizmet Hareketi’nin araçsal akıldan daha ziyade değer merkezli akla dayandığını ve onu İslamcılardan ayıran en bariz vasfının da bu olduğunu söylemek bu bağlamda uygun bir tespit olur. Hizmet Hareketi’nin dış dünyaya açılan ilk mümessilleri, tarihte görülen bir çok dini ve sosyal hareketin kurucuları gibi, araçsal akılla değil, değer merkezli akılla hareket etmişler, gerektiğinde maddi sebepleri hice saymış ve Müsebbibül Esbab’a dayanarak büyük bir kahramanlık örneği sergilemişlerdir. Hizmet adına farklı ülkelere gönüllü gidenlerin bir çoğu o ülkenin dilini bile bilmeden yola koyulmuşlardır. Hizmet insanları buna benzer yüzlerce hadiselere bizzat tanıklık etmiştir. Her şeyi araçsal akla indirgeyenler bu tür davranışların büyüklüğünü takdir edemezler ve bu sebeple de Hizmet Hareketi’ni anlayamazlar. Değer merkezli aklı esas alan davranış tarzı Hizmet Hareketi’nin hizmet metodolojisini ve felsefesini oluşturmaktadır.

Sözkonusu zihniyet sahipleri rüya ve duaya dayalı davranışları eleştirmesi aslında zihin yapılarını ele vermektedir. Rüya elbette İslam hukukunda normatif (objectif) delil olarak kabul edilmemiştir. Bir kimse rüyaya dayalı olarak genel-geçer kural orataya koyamaz. Ancak rüya subjektif manevî hayatın önemli bir parçası olmuştur.  Bu açıdan rüya oldukça önemlidir. Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu anh)’den nakledilen bir Hadis-i Şerif’te Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) şöyle demiştir: “Benden sonra, nübüvvetten sadece mübeşşirat (müjdeciler) kalacaktır!” Yanındakiler sordu: “Mübeşşirat da nedir?” “Salih rüyadır” diye cevap verdi. Muvatta’nın rivayetinde şu ziyade var: “Salih rüyayı salih kişi görür veya ona gösterilir.” (Buhari, Tabir, 5; Muvatta, Rüya 3, (2, 957); Ebu Davud, Edeb 96,(5017). Bir başka Hadis-i Şerif de şöyledir: Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Zaman yaklaşınca, mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü’minin rüyası, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” Buhari’nin rivayetinde şu ziyade var: “Nübüvvetten cüz olan şeyde yalan olamaz.” (Buhari, Ta’bir 26; Muslim, rüya 8, (2263); Tirmizi, rüya 1, (2271); Ebu Davud, Edeb 96, (5019).

Efendimiz (as) ashabıyla namazdan sonra mescitte oturduklarında sık sık “Aranızda rüya gören var mı?” diye sorarlardı. Kendisine anlatılan rüyaları tabir eder ve bazan da kendi gördüğü mübarek rüyalarını anlatır ve tabir ederlerdi. Rüya, İslam metafiziğinin önemli bir unsurudur. Müslüman bütünüyle mülk ve melekutun eşya ve hadiselerin tamamen Cenab-ı Hakk’ın yedi kudretinde olduğuna inanır. Bu inanç aslında Müslüman’ın eşya ile ilgisini tesis eden ilke, ve hadiseleri yorumlamada en etkin kuvvettir. Eşya ve hadiseler nihayetinde, meşiet-i ilahinin “kün” emriyle olmaktadır. Bu sebeple büyük ruhlar bütün olaylara bu pencereden bakar ve yorumlar, olacak olaylara dair Sema’dan işaret beklerler. Bu işaretler bazan ilham olarak gelir ve bazen da rüyada gösterilir. Araçsal aklın mahkumları şu an tamamen saçmaladığımı düşünüyorlarsa bu onların “akl-ı maad”ı terk etmiş olmasına ve “akl-ı maaş”ın mahkumu olduklarına delalet eder. Nasr’ın da ifade ettiği gibi, “manevî tecrübe yoluyla elde edilen bilginin kutsal özelliği, insanın zihnî kabiliyetinin neticesinden değil, tecrübenin tabiatından kaynaklanır.” Ancak bu manevî tecrübeyi yok sayan ya da epistemolojisinde herhangi bir yer vermeyen birine bunları anlatmak kolay değildir. Zira araçsal akılla değer merkezli aklın hem mahiyeti hem de işleme tarzı farklıdır. Birincisi sebep-sonuç, zaman-mekan kategorileri bağlamında aklın ilkelerine göre sadece maddi sebeplerî esas alarak çalışırken, ikincisi bütün bu maddî sebepleri dikkate almakla birlikte değere ulaşma noktasında oluşturduğu rasyonellikle daha ziyade Müsebbibü’l-Esbab-ı mülahaza dairesine alır. Rüyanın da bu mülahazada önemli bir yeri vardır.

Bu zihniyetin anlamadığı husus bu iki aklın aynı düzlemde hareket etmediği gerçeğidir. Bu sebeple araçsal aklı kullananlar ve sadece ona bağlı olanlar değer merkezli hareket eden aklı ve ona dayanarak hareket edenleri anlayamazlar. Biri sadece meseleleri maddi sebepler planında düşünürken, diğeri maddi sebeplerle birlikte maddi olmayan, manevi sebepleri mülahazaya alarak düşünür. Birinciler bulundukları konum ve kullandıkları araçlar gereği, ikincileri anlayamazlarken, ikinciler birincileri aynı sebeplere binaen kolayca anlarlar. İslam’ın moderniteye alternatif olabilmesinin de sebebi işte budur.

Nasr bu gerçekliği çok güzel izah etmektedir. Nasr’a göre intellect (“akl-ı maad”) kozmik varlığın perdelerini aşıp sonunda Mutlak’ın bilgisine ulaşan Tanrısal bir lütuftur. Özü itibarıyla ilâhî  olan bu yetiye insan iştirak edebildiği kadarıyla insanî olur. Dolayısıyla intellect özü ve fonksiyonu itibarıyla hem ilâhî hem de insanî olurken,  reason (“akl-ı maaş”) ilâhî aklın insanî alanda yansımasından” başka bir şey değildir.  Diğer bir ifadeyle, insan araçsal akılla gerçekliği ancak kısmî olarak idrak edebilirken, intellect’in rehberliği ile insan araçsal aklı (reason) aşar ve onun ulaşamayacağı alanlara nüfuz eder.

Nasr’a göre, intellect (“akl-ı maad”) hakîkati sadece akıl yürütmeyle değil, aynı zamanda apriori sezgiyle doğrudan elde ettiği için kutsal bilgi aleyhine ileri sürülecek rasyonel argümanlar geçerli değildir. Akıl yürütme, bazen ilâhî aklın (intellect) rolünü icra edebilse de, onun ulaştığı bilgiyi geçersiz kılamaz. İnsanî akıl (reason) şahsi yeteneklerle sınırlı olduğundan hataya düşmesi daha fazla muhtemel iken, intellect (“akl-ı maad”) ferdî olanı aşarak gerçekliği bozmadan elde edebildiği için daha şumüllüdür. (Nasr, Knowledge and the Sacred, 147-8)

İlerlemeci Paradigmayı esas alırlar 

İlerlemeci düşüncenin temeli çizgisel tarih anlayışına dayanır. Özünde zaman anlayışı nicelikseldir. Tabiat tek hücreli canlılardan evrilmiş ve nihayetinde insan oluşmuştur. Bu ilk insan vahşi ve gayr-i medenî bir varlıktır. Daha sonra taş devri, toplama, avcılık vs devirlerini yaşayarak en nihayetinde insanlığın hayali olan modern döneme ulaşmıştır. Hegel The Phenemonology of Spirit isimli kitabının girişinde bunu meyve analojisiyle çok güzel izah eder. Meyvenin olabilmesi için, önce tomurcuk, sonra gonca, daha sonra  çiçek ve en sonunda da meyve olur. Modern dönem, tabiri caizse, insanlığın meyve dönemidir. Ancak bu safhalar birbirlerini inkar ederek var olurlar. Tomurcuk yok olduğunda gonca, gonca yok olduğunda çicek ve çicek yok olduğunda da meyve olur. Bütün bu safhaların gayesi meyveye ulaşmaktır. İnsanlık modern döneme, daha önceki insanlığın safhalarını inkar ederek ulaşmıştır. Bu tez aslında Farancis Fukuyama’nın Tarihin Sonu isimli eserinin de ana fikirlerinden biridir. Ona göre insanlık ulaşacağı son durağa, yani liberal kapitalist sisteme ulaşmıştır. Bundan sonra insanlığın gideceği bir yer yoktur. Yapılacak şey bu sistemi yaygınlaştırmaktır. Batı akademiyasında bu görüş bütünüyle kabul edilmese de, akademiyanın özü itibarıyla ilerlemeci olduğunu söylemek herhalde büyük bir hata olmaz.

İslam zaman anlayışı bu ilerlemeci zaman anlayışının tamamen aksidir. İnsanlık tarihi peygamberlerle başlar. Bizim için Altın Devir, Efendimiz’in ve dört güzide halifenin yaşadığı devirdir. İnsanlık ve dolayısıyla Müslümanlar bu Altın Devir’den uzaklaştıkça kötüye gitmektedir. Şimdi biz Kıyamet alametlerinin bariz bir şekilde ortaya çıktığı ahir zamanı yaşıyoruz. İslam bu anlamda ilerlemeci zaman anlayışını kabul etmez, zamana niceliksel değil niteliksel bakar. İşte bu sebeple Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Bu zihniyet sahipleri ilerlemeci perspektiften Türkiye ve İslam dünyasına bakarlar ve bu perspektiften olan biteni değerlendirirler. Teknolojik, bilimsel ve ekonomik geriliği, demokrasinin olmamasını büyük bir problem olarak görürler. Bunlar elbette önemli problemlerdir. Said Nursi’nin tespitiyle, ‘fakirlik, cehalet ve iftirak’ problemi henüz İslam dünyasında çözülemedi. Bunun çözülmesi için elbette zihnimizi bu hastalıkları tedavi edecek projelere ciddiyetle teksif etmeli ve elimizden geleni yapmalıyız. Ancak bir Müslüman olarak, insanlığın manevi bunalımı, dünyada, özellikle ilerlemiş Batı toplumlarında, inançsızlığın, ateizmin ve agnostisizmin artması, homoseksüelliğin ve lezbiyenliğin normalleşmesi (bunları tenkidin bile saçma görülmesi), ekonomik adaletsizliğin ve zengin ile fakir arasındaki uçurumun her geçen gün daha da büyümesi, ırkçılık, suç işleme potansiyeli ve suç oranlarının makul olmayan seviyelerde olması, evsizlik problemi, yalnızlık ve yabancılaşma… bana daha önemli problemler olarak gözükmektedir. Sakın yanlış anlaşılmasın, İslam dünyası ve Türkiye’nin bu problemlerden azade olduğunu iddia edecek değilim. Elbette bu problemler bizde de bulunmaktadır.

Ancak perspektifimi değiştirdiğim zaman durum bana farklı görünüyor. Meseleye şöyle bakıyorum: Mecelle’de bir kural var: “Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır.” Kötülüğü ve zararı yok etmek iyiliği ve menfaati kazanmaktan çok daha önemlidir. İnsanları felaketten korumak, acı içinde yaşamalarına engel olmak, evsizleri kurtarmak, fakirliği azaltmak, psikolojik hastalıklar içinde kıvranan biçare insanlara el uzatmak, elebette lüksü ve refah içinde yaşamayı teşvik etmekten hem insanî, hem ahlakî ve hem de aklî olarak daha elzemdir. O halde ilerleme kriterlerimizi buna göre değiştirelim. Bir memleketin medeniliğini ve ilerlemişliğini kişi başına düşen gayri safi milli hasılayla değil de, kişi başına düşen felaketle ölçelim. O zaman iyiliklerimizin ve zenginliğimizin çokluğunu değil de, kötülüklerimizin ve acı çekenlerimizin azlığını yarıştıralım. Mesela evsizleri, kişi başına düşen cinayet sayısını, ırkçılıktan mütevellit suçları, ırkçılığı, psikolojik hastaları, bariz ayrımcılığı karşılaştıralım. İslam dünyasının da ‘kendi medeniyetini kaybetmiş toplumlarının’ durumu hiç de iyi değildir. Ancak medeniyetinin zirvesinde olan bazı Batı toplumlarına bu perspektiften baktığımızda durum hiç de iç açıcı görünmemektedir. Bu şartlarda elbette ilerlemiş Batılı toplumlarıyla, İslam dünyasında kötülüğün azlığı karşılaştırıldığında manzara şöyle olmalı değil miydi: Mesela İslam ükelerinde nüfusun % 1’i suç işlemişse, ilerlemiş Batı ülkelerinde, mesela Amerika’da, nüfusun % 001’i suç işlemiş olmalıydı. Ancak hakikat biraz farklı. 2015’de Türkiye toplamda 286,482 suçla dünyada 32. sırada yer alırken, buna karşılık Amerika 11.88 milyon suçla 1. sırada yer alıyor ve Amerika’da Türkiye’de işlenen suçların 41 katı suç işlenmiş oluyor. Nüfusa oranla da durum şöyle  Türkiye binde 4.41 ile dünyada 69. sırada yer alıyor, Amerika ise binde 41.29 ile dünyada 29. sırada yer alıyor ve Türkiye’den 9 kat daha fazla suç işlendiği görülüyor. (bkz. http://www.nationmaster.com/country-info/compare/Turkey/United-States/Crime). Zenginlik ve ilerlemiş olma aynı zamanda o ülke sakinlerinin mutlu olduğu anlamına gelmiyor elbette. Mutluğu ölçmenin kriterlerini oluşturmak oldukça zor bir iş ve oluşturulan kriterler hakkında benim şüphelerim var. Ancak intihar oranlarının az da olsa bir fikir vereceğini düşünüyorum. Türkiye yüz bin kişide 8.6 ile dünya sıralamasında 112., Pakistan 2.5 ile 177., Cezayir 3.1 ile 167., Suudi Arabistan 3.9 ile 159., Amerika 12.6 ile 48., İsveç 12.7 ile 46., Belçika 16.1 ile 23. sırada yer almaktadır.

Buradan hareketle Türkiye’de olan bitenleri haklılaştırma çabasında değilim elbette. Amerika ile karşılaştırıldığında durum nispeten iyi gözüküyor. Benim burada yapmak istediğim şey, biz milletlerin durumunu değerlendirirken Batılı ilerlemeci nokta-ı nazardan bakmak zorunda değiliz. Böyle bir mecburiyetimiz yok. Nasıl ki ilerlemeci paradigma kendi nokta-ı nazarından bakıyor ve insanları ve devletleri kendi kriterlerine göre değerlendiriyorsa biz de kendi nokta-ı nazarımızdan daha ahlakî-evrensel kriterler sunarak insanları ve milletleri değerlendirebilmeliyiz. Görüldüğü gibi perspektif değiştirilirse sonuçlar da değişmektedir.

“Seküler” zihniyeti haizler

Max Weber kapitalist zihniyetin Protestan ahlakından neşet ettiğini söyler. Ancak rasyonel bir sistem olarak kendini inşa ettikten sonra kapitalizmin Protestan ahlakına hiç de ihtiyacı kalmamıştır. O rasyonel bir sistem olarak kendini üretmekte ve bu özelliğinden dolayı da evrenselleşebilmektedir. Böylelikle kapitalizm bütün dünyada, Protestanlıkla alakası olmayan başka kültürlerde de uygulanabilir olmaktadır. Bugün bu kapitalist uygulama içinde Protestan ahlakının izine rastlamıyoruz. Hizmet Hareketi’ni eleştiren zihniyet onu insanların özelliklerinden bağımsız rasyonel bir sistem olmamakla itham ediyorlar ve onun rasyonel sistem haline gelmesini istiyorlar. Onlar kendi akademik dünyalarında geçerli ve kendi varlıklarını borçlu oldukları rasyonelliğe dayanarak yaptıkları bu tespitlerinde haklılar. Ancak kanaatimce beklentilerinde haksızlar. Aynı zamanda bu beklentileri Hizmet Hareketi’ni, maalesef, tam da anlamadıklarını göstermektedir. Batı ile İslam medeniyetini ayıran en temel unsur, birinin sistem diğerinin insan merkezli olmasıdır. Hizmet doğal olarak ahlakî ve manevî niteliklerle mücehhez insan merkezli bir harekettir. Örnekleri kendinden olan bu hareketi orijinal yapan ve bürokratik bir yapıya dayanmadan başarılı kılan da budur. Hizmetin rasyonel bir sistem haline getirilmesi onun sekülerleştirilmesi demektir. Aynen kapitalizmde olduğu gibi sekülerleşmiş ve artık Kutsal’a (sacred) dayanmayan ve Kutsal’dan beslenmeyen bir Hizmet, Hizmet olmaktan çıkmış demektir. Mezkur zihniyetin temsilcileri bu talepleriyle farkında olmadan Hizmet’in kendi kendini imha etmesini talep etmiş olmaktalar.

“Anlama Problemi” vardır

Tarihin gidişatını değiştiren ve çağa damga vuran büyük liderler kendi liderliklerini fiille inşa eder, sözden ziyade fiille konuşurlar. Bu liderler yaptıkları faaliyetlerle geleceği inşa ettikleri için genelde kendi çağdaşları tarafından yeterince anlaşılamazlar. Osmanlı Sultanı Abdul Hamit Han’ın izlediği o ince siyaseti kendi çağında yaşayan Osmanlı entelektüelleri ve İslamcı ulema anlamakta güçlük çekmişti. Daha sonra Rıza Tevfik gibi bazı şahsiyetler hatalarını anladılar, hataları itiraf eden şiirler yazıdılar ama, o zaman da iş işten geçmiş oldu.

Tahripkar (destructive) olmayan ve iyi niyetle yapılan inşaî (constructive) her eleştiri elbette değerlidir. Ancak eleştirinin bir anlamı olması ve gerçekten ciddiye alınarak gereğinin yapılabilmesi için vakıa mutabık, içten bir eleştiri olması ve eleştiren kişinin eleştirdiği şahsı ya da olguyu çok iyi tanıması ve anlaması gerekmektedir. O olguyu ve o insanı anlama zafiyeti, ve bu zafiyetle malul eleştiri, gerçekten kendisini işlevsiz kılar. Mesela eleştirmek istediğiniz şahsı ilmî cihetten eleştirecekseniz o ilme vakıf olmanız gerekir. Diyelim ki o şahıs, hadis, tefsir, fıkıh ve kelamı çok iyi biliyor. Eleştirecek insanların bu konulara ve bu sahalara en azından aşina olmaları gerekmez mi? Yine diyelim ki o şahıs tasavvufu sadece teorik olarak bilmenin ötesinde, aynı zaman da tasavvufi bir hayat yaşıyor ve o şahsın verdiği kararlarda, davranış tarzında bu manevi yaşayış etkili oluyor. Böyle bir manevi yaşayışa yabancı olan bir kimsenin, o manevi hallere dayalı karar ve davranışları anlaması ne kadar mümkün olacaktır? Dolayısıyla, eleştiren kişinin bu şahsa yönelik eleştirilerinin ne kıymeti olacaktır? Yine diyelim ki bu şahıs bütün bunların ötesinde aynı zamanda dünyevî-uhrevî liderlik sergilemektedir. Bu liderlik konumunu ve liderlik tarzını eleştirmek isteyenler onu önce anlamak durumunda değiller mi? Bu tarz liderliği anlamak o kadar kolay olmuyor.  Çok ciddî bir liderlik tecrübesi gerektiriyor. Bunun için, liderin bilgi birikiminin en azından bir kısmına vakıf olmak, onun davranış ve karar motivasyonlarını bilmek ve bütün bunların ötesinde davranış şartlarını, neye göre hangi hamleyi yaptığını iyi kavramak ve mümkün olduğunca da empati yapmak gerekir. Bütün bunlar onu yeterince anlama imkanı verir mi o hususta da hala şüphelerim var.

Sonuç yerine

Rıza Tevfik Bölükbaşı ise Abdülhamid Han’ın vefatından sonra Sultanı anlamış ve Sultan Abdülhamid Han’ın ‘Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı şiirinde Ulu Sultan’ın ruhundan şöyle helallik istemişti:

“Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?

Feryadım varır mı bargahına?

Ölüm uykusundan bir lahza uyan,

Şu nankör kulunun bak günahına.

Tarihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca Sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padişahına.

Divane sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz.

Tükürdük atalar kıblegahına.

Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin

Ahiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefaat kıl şahım mededhahına..”

Muhammed Iqbal, İslam’da Dinî Düşünce’nin Yeniden İnşası isimli önemli kitabında şöyle diyor: “İman bir ya da daha çok kesin önermelere sadece pasif bir inanç değildir; o nadir bir tecrübeden doğmuş geçerli bir teminattır. Sadece güçlü şahsiyetler bu nadir tecrübeye ve bu tecrübenin ima ettiği ‘cebriliğe’ (Fatalism) ulaşabilirler. Napoleon’un şöyle dediği rivayet edilir: “Ben bir şeyim, şahıs değil.” (I am a thing, not a person)”. Iqbal, Reconstruction, p. 87.

Adnan Aslan

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

2 YORUMLAR

  1. “Hizmetin rasyonel hale getirilmesi, onun sekülerleştirilmesi demektir” deniyor. Yani rasyonellikle işimiz olmamalı mı diyorsunuz? İkincisi, Hizmetin seküler taleplerinin olmadığını mı düşünüyorsunuz? Üçüncüsü Rıza Tevfik gibi isimler aslında Abdülhamite övgü üzerinden İttihatçılara sövmüşlerdir. İttihatçılar adam çıksaydı, böyle bir şiir yazılmayacaktı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here