Şarklılık Hastalığı ve Gülen Cemaati

1217

Özellikle meş’um 15 Temmuz hadisesinden sonra cemaate mensup yazarlar tarafından Hizmet Hareketi’nin eksik ve kusurlarına dair birçok yazı kaleme alındı. “Cemaat nerede yanlış yaptı” başlığı altında yazılan makalelerin önemli bir kısmı aslında cemaatin masumiyetini ispata çalışan yazılardı.

Öncelikle birçok farklı mizaçtan mürekkep bir topluluğun, bütünüyle masum olmasının insan yaratılışının ve hassaten şark toplumunun gerçekleriyle uyuşmadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Cemaat hakkında objektif ve insaflı bir değerlendirme yapabilmemiz için öncelikle cemaatin neşet ettiği toplumu iyi analiz etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Özellikle şu sorunun cevabını çok önemli buluyorum: Gülen’in Altın Nesil projesine telmihle, Gülen toplumdan devşirdiği altınları bakıra mı dönüştürdü yoksa bir simyacı gibi altına çevirdiği metallerin bir kısmı direnç göstererek bakır olarak mı kaldı?

Aslında bu soruya cevap bulabilmek için insanı zaaflarıyla irdelemek gerekiyor ama ben bu yazıda bundan bahsetmeyeceğim.

Yazının başlığına ilham teşkil eden şark ya da şarklı kavramı oryantalist bir söylemmiş gibi değerlendirilebilir. Hatta yazının içeriği cemaatin özellikle akademik camiaya mensup fertlerinin (ki ben onlardan birisi değilim) birçoğunun ileri demokrasinin hakim olduğu batı ülkelerine sığınmak zorunda kalmalarından dolayı Avrupa’ya giden Tanzimat aydınının yaşadığı komplekse benzer bir travmayla da irtibatlandırılabilir.

Ama bu yazıyı şekillendiren kaynak, gayet muhafazakar hatta İslamcı diye tarif edebileceğimiz Mehmet Akif’in Şark isimli şiiridir.

Akif bahsi geçen şiirde Şark’ı:

Ne gördün, şarkı çok gezdin diyorlar; gördüğüm yer yer,
Harap iller, serilmiş hanümanlar, başsız ümmetler,
devamında: -Gaza namıyle dindaş öldüren biçare dindaşlar,

-Emek mahrumu günler, fikri ferda bilmez akşamlar şeklinde tasvir etmektedir.
Eğer bu şiir imparatorluğun şarkından bahsediyor yani lokal bir hastalık derseniz, o zaman başka bir şiirinden bir dörtlük hatırlatmam icap eder:

Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile,
Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile.
Kaç hakiki müslüman gördümse hepsi makberdedir,
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir.

Günümüze gelecek olursak, bugün iktidarın özellikle cemaat mensuplarına ve Kürtlere karşı işlediği cürüm ve ortaya koyduğu zulüm, Akif’e daha acı dizeler yazdıracak mahiyettedir.

Maalesef bu vebal bir zümreye aitmiş gibi görünse de, toplumun önemli kısmı buna ya alkış tutmakta ya da yapılanları onaylamaktadır. Hatta gayet profan (Kemalist, solcu, ulusalcı) insanlar bile aynı cürme ortak olmaktadırlar. Ahlaksızlık sari bir hastalık gibi yayılmakta, hırsızlık meşru bir işmiş gibi toplum tarafından özümsenmektedir.

Yakup Kadri’nin romanlarından hortlamış gibi ortaya saçılan bu yobazlık, aslında geçmişte bahsi geçen bu hastalıkların devam ettiğinin ispatı gibidir.

İşte Gülen böyle bir genetik mirasa sahip toplumda inşa etti cemaatini. AKP’nin sosyal tabanı ile cemaatin menşei aynıdır. Aradaki tek fark terzi farkıdır. Erdoğan’ın kestiği kumaştan imal edilen topluluk canavara dönüşmüşken, Gülen’in marifetiyle şekillenen cemaat mukayese edilmeyecek kadar ahlakidir. Bugün az buçuk vicdanı olan ve ideolojik rekabetten arınmış her seküler birey kabul eder ki, dindar kimliklerine rağmen sosyal hayatı rahatça paylaşabilecekleri yegane topluluk Gülen cemaatidir.

Hal böyleyken bugün Gülen Hareketine isnat edilen bunca şaibeli şey nasıl izah edilebilr diye sorulabilir. Aslında Gülen’in yazdıkları ve umuma söyledikleri ortadadır ve yıllardır kendisini takip eden birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki kaynaklarda tutarsız birşeye rastlamak mümkün değildir. Diyanetin hazırladığı metin tenkidi içeren rapor tam bir safsatadır. Bütün bunlara rağmen daha önce de işaret ettiğim gibi Gülen Cemaati de şarkın genetik kodlarını taşımaktadır.

Gülen’in ısrarla hatırlattığı prensiplere rağmen cemaat birçok konuda aşkın olmayı başaramamıştır. Mesela cemaatin önemli ideallerinden birisi “dünyada haklı olanın güçlü kılınması” olmasına rağmen kendi içinde bu prensibin rağmına hareket etmiştir. “Büyük olan haklıdır” haksızlığı irtikap edildiğinden dolayı gadre uğrayan birçok kardeş, abisinden hakkını teslim alamamaktadır.

İş çoklukla ehline değil, abilerine karşı tabasbusu başarabilen insanlara tevdi edilmektedir. Bu orta vadede tepe kadrolarda tek tip düşünen insanların teraküm etmesini netice vermiştir. İstişare müessesi tabana hiçbir zaman yayılmamıştır. Muhalif düşünceye asla tahammül edilmemektedir.

Türkiye’deki problemleri fikse edelim derken, “hak gayenin vesileleri de hak olmalıdır” prensibinin çiğnendiği anlaşılmaktadır. “Mesleğimiz müspet hareket etmektir” düsturu pragmatik beklentilerle muvakkaten rafa kaldırılmıştır. Erdoğan’ın tersine bu olumsuzlukların hiçbiri Gülen tarafından cemaatine bırakın telkin edilmeyi, aksine tel’in edilmiştir. Peki bu olup bitenlerle alakalı “liderin hiç mi sorumluluğu yok?” sorusu akla gelebilir.

Sağlıklı bir check-balance sisteminin kurulamayışı en büyük handikaplardan birisidir ve maalesef Gülen etrafındaki bazı isimlere hakettiklerinden fazla güvenmiştir. Herşeye rağmen yazının başındaki soruya istinaden denilebilir ki, Hocaefendi simya işinde başarılı olmuş ve Altın Nesil inşaası adına elindeki malzemeyle çok büyük işler başarmıştır.

Cemaatin bugünlerde yaşadığı büyük imtihan şarklılık handikabını aşma adına önemli bir kazanca dönüşebilir ve varlığını devam ettirme adına dönüşmelidir de. Eğer büyük kabul edilenler gerçekten büyüklerse bu konuda gerekirse kendilerinden vazgeçmeyi göze alarak Hocaefendi’ye yardımcı olmalılar.

 

Tuna Bektaş

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here