Ahmet Kuru’ya cevaben

3337
Dr. Ahmet Kuru’nun Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi adlı makalesi ile alakalı, gözüme çarpan bazı hususları beyan etme kastı ile bu yazıyı yazıyorum.
Evvelen yazarın düzgün bir anlatım tarzı yok, konular arasındaki hızlı geçişkenlik, sonuca varmaktaki argumantasyon eksikliği , çabuk yargılama ve çıkarılan sonuc ile alakalı aksi bir gorusun olup olmamasının sorgulanma gereği hissedilmemesi, makaleyi son derece vasat ve demagoji uzerine bina edilmiş hale getirmiş.
Yazar metne en başta Malcom X ve Elijah Muhammed ikilisinden bahsederek başlıyor. Fakat bu ornek yazının içerisindeki bağlam ile uyumsuz yönler barındırmaktadır.
Zira Elijah Muhammed Islam geleneği ile uyuşmayan, siyahi reaksiyoner bir din anlayışına sahip olup, Islam tarihi ile özleştiremeyeceğimiz bir tipolojidir. Bu ornek ile girizgah yapmak, yazarın hakikat arayışı değil, kendi zihninde kurguladığı ithamı desteklemek icin abartılmış basit bir tutarsız ornek olarak duruyor.
Bahse konu olan sitedeki arkadaslara göre, Cemaatleşme yerine, ferdileşme, kabullenme yerine tenkit, metafizik yerine alabildiğince fizik yöntem ile tatmin olma gibi hassasiyet gösteren konular var. Fakat bu konuları izah ederken, nedensellik ve nasıl bu hedeflere ulaşacakları hususunda yavan kaldıkları göze çarpıyor. Din ve bu din anlayışı uzerinden tarih okumaları yapmaları iptidai bir kaynak hassasiyeti dahi göstermemektedir. Yazılar son asırda Islam aktüalitesinde revaç bulan, Gazali, Ibn Rüşd çatışması veya Maturidi, Eşari mukayesesi uzerinden kaleme alınsa da, orijinal bir tespit veya yeni bir söylem bulunmamaktadır. Ehline malum olduğu üzere ezber bazı sablonlar uzerinden sıradan bazı sonuçları tekrar etmektedirler. Tekrar etmekteydiler sozunu özellikle kullanma gereği hissettiğimi söylemek zorundayım zira, bahse konu malum tartışmalar son asırda zaten yapılmıştır.
Kuru, Peygamberler’in her olayda ornek gösterilmesi uzerinden Fethullah Gülen eleştirisi yapıyor. Fakat göze çarpan aceleci hüküm verme aksini düşünmeme özelliği bariz gözüküyor. Evvelen zulme uğrama yolun kaderi denilirken, Kuran’da da bu husus beyan edilmektedir :
Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır. ( Bakara / 214 )
Bu orneklem uzerinden, Cemaat icinde sorgulama yapmama, olanları kabullenme gibi bir kaderci anlayışın çıkacağına inanmak, fazla abartılı bir yaklaşım. Cemaat tabanı ne kadar bu islerin bir hata sonucu meydana geldiğine inanıyor veya bir zalimin zulmüne maruz kalmak ve buna engel olamamak olarak goruyor bunun incelenmesi gerekir. Ben şahsi hataların olduguna inanan bir insan olarak, Hizmet hareketinin bu kadar planlı ve yıllara yayılmış bir zulum ve tenkil dalgasını engelleme potansiyelinin de oldugunu düşünmüyorum.
Yazar icin geçerli olan tek etken, başarıya ulaşmak gibi duruyor. Sözlerinden anlaşıldığına göre, basarisizlik her ne sebeple olursa olsun cezalandırılmalı gibi insaf sınırlarını zorlayan bir anlayış yapısına sahip. Amiyane bir ornek uzerinden gidecek olursak, maraton kosan bir insani yarıştaki diğer insanlar ittirip yere düşürür ve maratonu tamamlayamazsa, sporcunun kendisi sucludur, çünkü bunu öngörmesi, buna engel olması ve ilen nihaye hedefe ulaşması gerekmektedir.
Eşari kelamcılarının Allah’in emrettiği şeylerin iyi, yasakladıkları seylerin ise kotu olduğu inancını diğer düşünürlerin eleştirdiği ifadesi, açıklanmaya muhtaçtır. Aslında Maturidi veya bahse konu olan Ibn Rüşd dahil bu konuda metodolojik olarak itiraz etseler de ana fikre karşı gelmemektedirler. Hatta sonraki donemlerdeki Mutezili İmam Kadı Abdulcebbar dahil, akil ve din’i bu konuda uzlaştırmaya çalışanlar çıkmıştır.
Prof. Dr Ilyas Celebi’den alıntı yapacak olursak :
Hüsün ( iyilik ) ve kubun ( kotuluk ) akli olduğunu kabul edenler, dini hükümlerin kavranabilmesi için iyilikle kötülüğün dinî tebligattan önce bilinmesini gerekli görürken aklın tek başına yeterli olduğunu ve vahye ihtiyaç bulunmadığını savunmamışlar, aksine dini teyit etmek düşüncesiyle bu görüşü benimsemişler, ayrıca aklın bilemeyeceği bazı hususlarda vahye ihtiyaç olduğunu da belirtmişlerdir. Orta ve geç dönemde yazılan bazı Ehl-i sünnet kitaplarında Mu‘tezile’nin hüsün ve kubuh konusunda aklı hâkim kabul ettiği, vâcip ve haram kılmaya yetkili olma hususunda aklı şer‘î kaynakların üzerinde gördüğü iddia edilmişse de (Abdülazîz el-Buhârî, IV, 1349-1350; Sadrüşşerîa, I, 190) gerek Mu‘tezile’nin önde gelenleri gerekse Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu bunun haksız bir isnat olduğunu düşünürler.
Ahmet Kuru’nun İlahi hakimiyetin yanlış anlaşılması diye ifade ettigi söylem çirkin bir bilgisizce yakıştımadır. Yazar bu sinir asiminin önce Peygamber aleyhisselam ardından sahabelere kadar askin bir sekilde asırlarca sürdüğünü zannetmektedir. Oysaki en basit usul kitabında dahi, Peygamber’in her hareketinin dini bir emir veya usul’e işaret etmediğini anlattığı gorulur. Mesela bu konuda muasır alimlerden Ibn Asur, Resulullah aleyhisselatu vesselam’ın tatbikatının bağlayıcılığını 12 kategoriye ayırmıştır. Evet O’nun din konusunda yaptığı açıklamalar, kendisine sorulduğu dini sorular hakkında verdigi cevaplar bağlayıcıdır. Ornegin namazın nasıl kılınacağını göstermesi, veya kurbanını erken kesen sahabeyi uyarması gibi. Fakat özellikle son asırda gelişen maslahat fikri çerçevesinde mühim olanın fiilinin aynen tekrarı mi, yoksa amacın yerine getirilmesi mi olduğu tartışılmıştır. Bu bağlamda Resulullah aleyhissaletu vesselam, diş ve ağız temizliğine onem verdigine göre, bunun illa misvak ile yapılması mi gerekmektedir, yoksa asil gaye icin, dişlerin modern devrin aletleri ile temizlenmesi de yeterli midir, konusu Musa Carullah gibi kisilerce gündeme getirilmiştir.
Sahabe hakkındaki sözleri de yine usul bilmemekten kaynaklanmaktadır. Hafız Zerkesi, Hakim en-Nisaburi gibi, sahabeyi fazilet ben-Nisaburi12-17 arasında kısımlara ayıranlar çıkmıştır. Mesela Ilk müslüman olan ve Mekke’ye göç eden muhacirler ile, Mekke’nin fethinde müslüman olanlar, dini degerlendirmede bir tutulmamaktadır. Erken donem Fıkıh metodolojisine baktığımız zaman da bunu görmekteyiz. Ornegin Ebu Hanife rahimehullah, sahabeler arasında tercihte bulunduğunu kendisi söylemektedir. Bu tercihlerden en barizi ise, Ibn Omer’den gelen ellerin namazda kaldırılması rivayeti yerine Ibn Mesud’dan gelen kaldırılmama rivayetini tercih etmesi ve onu bu konuda daha yetkin bulmasıdır. Dolayısı ile her sahabenin her yaptığı koşulsuz dini bir anlama geliyor gibi Ahmet Kuru’nun ifadesi, yetersiz alt yapı eksikliği ve konuştuğu konuyu bilmemekten kaynaklanan ustun koru bir ahkam kesmedir.
Fatih Kumaş
Hollanda
Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

1 YORUM

  1. Ahmet kuru hoca nın yazdıkları sizi rahatsız ediyorsa bence bu onun doğru bir yazı yazdığının göstergesidir. Bu cemaatte bağımsız düşünen ve düşüncelerini açıklafan insanlara hiçbir zaman kbullenemedik. Bundan dolayı cemaatten her konu hep aynı adamların arasında istişare edildi. Buda bir çeteleşmeyi ve en sonunda mafyalaşmayı getirdi. Halbuki cemaatte her alanda uzman beyinler var ama onları ya küstürdüler yada korkuttular. Sınunda möz dr ali şerif ali barbarıs yaşa cemal nir kaç molla daha hemen hemem her konuda karar aldılar. Sonundada cemaat bu günlere geldi. Ahmet kurunun bu cemaat içinde olması ve cemaatle ilgili görüşlerini yazması aslında öyle çok değerli ki ama içimizde bunu bile anlayacak kimseler neredeyse yok denecek jadar az.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here