Güç, Tiranlaşma ve Meşruluğun Sonu

755

Yönetim pratiklerinin geçmişine bakıldığında, iktidar ilişkilerinde “güç” sahibi olmanın her zaman çok önemli ve popüler olduğu görülür. Çünkü güç sahibi olma arzusu insanda çok aşkındır ve ona karşı tutku aşk düzeyindedir.

“Güce âşık” olan bir maşuk, bütün gücü ile piramidin tepesine tırmanır ve kıskanç bir ihtiras ile ona ulaşmaya çalışır. Ona ulaşırken de sağa sola koltuk atar, çelme takar ve bin bir oyunlar oynar. Elde edince de ebediyen sahip olmak ister.

İlginç bir âşık-maşuk ilişkisidir bu, Leyla ile Mecnundan da öte.

Bir amansız tutkudur bu müptelasını şirazeden çıkaran, kimyasını bozan ve normalleri anormal yapan.

Nedir onu bu kadar cazibeli yapan?

Neden bu kadar talibi var? ve

Nedir bu neme nem şey ve nasıl gelişip serpiliyor da insanları böyle arkasından sürüklüyor?

Birinci ve ikinci soruların cevabı basit; insanlar diğerlerinin üzerinde otorite kurmak ve onları kontrol etmekten haz duyarlar.

Üçüncü sorunun cevabı ise biraz netameli, irdelemek lazım.

Zaman zaman kahvehane köşelerinde “bu adam nasıl oldu da böyle tepeye kadar çıktı? Dün burada, aramızdaydı. Bu gün ise nerede!” gibi anlamlı-anlamsız ve çoğunlukla içi boş sözler sarf edilir. Güç devşirip yukarıya tırmananların arkasından hikayeleri ballandırıla ballandırıla anlatılır.

Bu sihirli kavramı kahvehane muhabbetinden kurtararak incelemek lazım ki gerçekler ortaya çıksın.

Bu nedenle birazcık farklı düşünmeye, farklı bakışa ve aysbergin altına inerek irdelemeye ihtiyaç var. Ancak o zaman anlaşılır “kazın ayağı” meselesi!

Güç; otorite sahibine, emretme ve hâkimiyet kurma kudreti sunar. Güç normalde “nötr”dür. İyi ya da kötü olması onun nasıl kullanıldığı ile ilgilidir. Elinde bulunduğu kişiye göre renk alır. Aşk gibi, “beşeri aşk ya da İlahi” bulunduğu gönle göre başkalaşır.

Bu kısa tariften sonra irdelememizi Alman sosyolog-ekonomist-teolog Max Weber’in özgün yaklaşımına dayalı olarak yapalım.

Max Weber güç/otorite kaynaklarının saf biçimi olarak gelenekleri, karizmayı ve yasaları gösterir. O otoriteyi (yönetme hakkını) meşruluk esasına dayandırır. Otoritenin bu kaynaklardan güç alarak meşrulaştığını ve aynı zamanda meşruluğunu böyle koruduğunu ifade eder. Şimdi bu unsurların gücün üremesinde, gelişip serpilmesinde nasıl rol oynadığı üzerinde duralım.

Önce Geleneklerle başlayalım: çünkü o bizim değerlerimiz, inançlarımız ve yaşam biçimimiz ile ilgilidir. Sosyal yaşamımız ile ilgili her şey burada başlar. Yaptırım gücü yüksektir. Burayı ıskaladığımızda problemi de çözümü de başka yerlerde ararız. Gelenek ya da töre; toplumda uyma konusunda genel bir konsensüsü üreten değerleri içerirler. Bu konsensüs, birlikte yaşama ortamını oluşturur. Gelenekler kolay kolay değişmez ve yenilenme refleksleri de zayıftır. Bu yazı açısından daha önemli bir özellik ise, geleneksel toplumlarda otoriteye itaatin esas olmasıdır. Bu durum gelişmemiş toplumlarda yadırganmaz ve pek de sorgulanmaz. Bu toplumlarda güç devşirmek ve piramidin tepesine doğru tırmanmak çok da zor değildir. Dolayısıyla, güce aşık egosantristler için bu durum oldukça büyük bir fırsat sunar ve çoğunluk la da istismar edilir.

Örneğin; eski Mısır’da Firavunlara atfedilen “Tanrı Kral” geleneği, İslam öncesi Türklerde “Tanrı Bilge Kağanı Hükümdar yaratı” inancı ya da Müslümanlarda “Ulü’l Emre itaat” gibi inanç esasları, geleneksel toplumlarda iktidarların meşruiyet kazanmasını kolaylaştırmıştır. Bu inanç “iktidarı/lideri kutsama” (lideri kusursuz/günahsız görme, ona Peygamber sıfatlarını yakıştırma vb.) bizim gibi doğu toplumlarında çok güçlüdür ve ne yazık ki suiistimale de açıktır. Birine hasbelkader o sıfat yakıştırılmış ise, kişi kısa zamanda gücün temerküz ettiği bir otorite üretebilir ve hak etmediği unvanlar kazanabilir. O kişi bir anda başbuğa, halifeye ya da ulul-emre dönüşebilir. Türkiye’de ki liderlik krizini biraz olsun açıklıyor mu? bilemem ama gelişmemiş toplumlarda durum böyle.

Neden böyle?

Çünkü, bir toplumda birey iyi eğitilmemiş ve yeterince aydınlanmamış ise, orada demokratik kültür ve sivil toplum gelişmez. Doğru/yanlış sorgulaması eksik ve otokontrol sistemleri de zayıftır. Dolayısıyla böylesi ortamlarda iktidarlar için çok geniş ve rahat hareket alanları oluşur. Bu durumda sorgulanmayan ve dengelenemeyen iktidarlaralar, elde ettikleri gücü toplumun genel faydasına değil kişi ya da zümrenin (oligarşi) faydasına kullanabilirler. Bazı ülkelerde Kraliyet ailesi ve yakınları, Başkan, Cumhurbaşkanı, Başbakan ailesi ve yakınlarının dünyanın en zenginleri arasında yer almaları bundan dolayıdır.

Demokratik kültürü zayıf ve norm/kanun devleti olmayan bütün toplumlarda durum böyledir. Özellikle İslam coğrafyasında bu durum daha da vahimdir. Çünkü, iktidarlar dini argümanları ve toplumsal değerleri politik bir araç olarak kullanarak bir takım manipülasyonlar ile onlarca yıl bu toplumları vesayetleri altına almış ve korku kültürü ile yönetmişlerdir.

Son 5 yıldır Türkiye de de olanlar bundan farklı bir şey değil. Benzer yöntemler ve oyunlar; Dini argümanlar ile makyajlanmış bir İslamcı-Selefist politikanın gölgesinde Oligarşik Bass düzeni kurmak. Bu Bass-ma entari Anadolu’ya uyar mı? bilmem. Ama canhıraşane bir mücadele var memlekete bunu giydirmek için.

Ne kadar ilginç değil mi? Kimin aklına gelirdi bir gün tükenmiş bitmiş rejimlerin Türkiye’de yeniden inşa edileceği. Hem de demokrasi, özgürlük ve hukuk devleti vaatleri ile yola çıkan bir grup tarafından. Demek ki takiyeci selefist grupta kullanılmaya müsait böyle bir potansiyel varmış. Toplumun cahil kesimi de buna hazır hale getirilince… Bu nedenle “eğitimsiz insan bizim için daha evladır” sözü çok anlamlı. Bu bir şuur altı yansımasıymış meğer.

Neden eğitimsiz ve gelişmemiş bir toplum arzu ederler bunlar? Çünkü, iyi eğitilmemiş ve yeterince aydınlanmamış bir kişi dünyaya hep daracık penceresinden bakar. Hayalleri de, dünya görüşü de o pencereden gördüğü kadardır. Bilgisi kadar düşüncesi de sığdır ve mukayese etme yeteneği zayıftır. Zaten “tetkik etme” gibi şeyler onun için çok zahmetlidir. Bu nedenle gerçek ve üretilmiş olanı, doğru ile yanlışı tam anlamıyla ayırt etmede çoğu zaman başarısızdır. Zira onun için gerçeklik, o pencereden gösterilenler ve gördüklerinden ibarettir.

Devletin başındakiler şatafat-debdebe içinde yaşar, fabrikalar yerine 1100 odalı saray yapar. Dahası bu, “büyük devlet olma” nişanesi olarak gösterilir ve onlar da bunu rahatlıkla yutarlar. Memleket nereye gidiyor? Her şey tepetaklak, neler oluyor? benim verdiğim vergiler nereye harcanıyor? Soruları hiç akıllarına gelmez/getirilmez. Sizce de böyle bir toplum kolay güç devşirmek isteyenler için evla değil mi?

Ne yazık ki evet. Oldukça politize olmuş ve ayrıştırılmış, “dombra” eşliğinde ılık sularda uyutulan büyük bir grup var artık Anadolu da. Ahlaki yozlaşama ile birlikte bilimde de çöküş yaşayan bir toplum. OECD’nin yaptığı küresel eğitim araştırmasında 76 ülke arasında 41. sırada olan bir toplum. Okuma oranında Meksika ile birlikte en sonda yer alan bir toplum. Matematikte ise başarısı Moldova, Karadağ, Trinidad ve Tobago ile benzer seviyede olan bir toplum. Ortalama eğitimi 6.5 yıl yani orta okullu bir çocuk. Orta okullu bir çocuktan ne beklenir ki? Eleştirebilecek, dik durabilecek bilgi, kültürü olmadığı gibi cesareti de yoktur. Bir çikolataya kanar, höt deyince de pusar ve köşesine çekilir!

Görüldüğü gibi, bir sınıf milletin parası ile desteklenerek ılık suda keyif yaptırılırken, yavaş yavaş bilimden-irfandan uzaklaştırılmış. İnanç, gelenek ve göreneklerin içi boşaltılmış, hurafe ve radikal düşüncelerin önü açılmıştır. Böylece toplum çaktırılmadan 15 yıl gibi kısa bir sürede başarılı bir proje ile dönüştürülmüş. Sosyal mühendislik harikası bu proje kifayetsiz İslamcı-Selefist kesimin kârı değil ama… (Türk toplumunu protestanlaştırma çabalarını daha iyi anlamak için “Büyük Doğu’nun 29. sayısını ya da Emirdağ lahikasında Hulusi abinin mektubunu okumayı tavsiye ederim.)

Nihayetinde toplum para, hamaset ve medya marifeti ile manipüle edildi ve selefist siyasete olağan üstü bir güç üretilmiş oldu.

Bu gücü hisseden iktidar, sosyal mühendislik desteği ile Anadolu toplumunu çaktırmadan dibe doğru götürüyor ve ne yazık ki dibe de çok yakın.

Bu süreçte bir çok cesur-vicdanlı münevver ve mütefekkir, tehlikeyi fark ettirmek için yazıp-söylese ve çırpınsa da ne çare… Ilık suyun hazzı insanların başını döndürmüş bir kere.

Düşünmeyen ve hadiselerden ders almayan toplumlar için tarih hep tekerrürden ibaret olmuş.

Ve hazin sonuç; Anadolu toplumu için yeni bir yüzyıl ve yeniden yeni bir herc-ü merc… (1909-2009 DeJa Vu)

Bu konu çok su götürecek en iyisi burada kesmek!

Gücün diğer kaynaklarını anlatmaya yer kalmadı. Başka bir yazıda devam etmek üzere sağlıcakla kalın.

Dr. Raif BİLGEN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here