Pandora’nın Kutusu ve Michelangelo’nun Bitmemiş Heykeli

737

Pandora Antik Yunan’da ilk kadın olarak kabul edilir (İslamiyet ve Hristiyanlıkta geçen Havva gibi). Pandora’nın Kutusu, Antik Yunan efsanelerinde geçen ve içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan sihirli kutudur. Pandoranın bu kutuyu açmaması gerekmektedir. Ancak dayanamaz ve açar. (Yine İslamiyet ve Hristiyanlıkta geçen yasak meyve terminolojisi gibi).

Efsaneye göre kutudaki kötülükler dünyaya yayılır. Ancak kutuda kötülüklerin yanısıra bir güzel şey vardır ki bütün kötülüklerle mücadele etmek için yeter de artar bile. O da Ümittir. Yani kutunun açılmasıyla o da serbest kalacak ve dünyaya yayılacaktır.

Çok değer verdiğim bir ağabeyim bizim mahallede son günlerde tartışma konusu olan kafası berrak-bulanık mevzuu hakkında yorum yaparken ‘Artık Pandoranın Kutusu açıldı’ demişti. Bende ‘ Eğer öyleyse Ümit var’ diyerek bu hikayeyi paylaşmıştım kendisiyle.

Son zamanlarda ülkemizde Hizmet Hareketine yönelik linç kampanyası açıkça gösteriyor ki bu kampanyayı planlayan ve yürütenler son ferdine kadar bu hareketi yok etmeyi hedeflemektedir. Bu durum pek çok kişinin zihninde Hizmet Hareketi’nin geleceğinin ne olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Sadece Hareketin mensupları arasında değil, ülke içinde ve dışında, Hareketi takip eden pek çok kişi tarafından üzerinde fikir yürütülmeye çalışılan bu mevzu, Hareketin sonunun geldiği ya da bundan sonra eskisi gibi olamayacağı gibi yorumlara da yol açmıştır.

Aslında üzerinde düşünülmesi gereken şey ilk başta Hareketin sonuna gelinip gelinmediği, ya da artık eskisi gibi olup olamayacağının ötesinde, yola çıkarken ortaya koyduğu ilkelere ve hedeflere ne kadar yakın ve ne kadar uzak olduğu sorusudur kanaatındayım. Hizmet Hareketi siyasi bir parti veya ticari bir işletme değil, bir iman ve ahlak hareketidir. Böyle kaldıkça tarihin hiçbir döneminde cebir yoluyla bu tür hareketlerin bitirilemediği gibi Hizmet Hareketi de bitirilemeyecek görünüyor. Ancak altını çizdiğimiz gibi, siyasi bir parti veya ticari bir işletme değil, bir iman ve ahlak hareketi olarak kaldıkça.

Gelelim pandoranın kutusu mevzuuna; yani yaşadığımız hadiselere bakışta berraklık-bulanıklık ilişkisine. Bir müddet Medrese’i Yusufiyenin havasını teneffüs etmiş ve ailesinden bir yılı geçkin zamandır ayrı olan bir madur mülteci kalbi ile, ne tamamen Pollyanna cı, ne de bütünüyle karamsar bir çizgide tutmaya çalıştım kendimi. Sonra şu sorgulamayı yaptım kendi kendime;

Ne olmuştu? Niçin olmuştu? Bu olan şeyde ne gibi avantajlar ve beraberinde ne tür ödenmeyi bekleyen bedeller olacaktı? En önemlisi de fert olarak benim insanlık yolculuğumda bu olanların ne gibi tesirleri olacaktı?

Bu olan şey her neyse arkasından güzel olan şeylerde oldu. Hizmet Hareketinin bir islamlaştırma projesi olarak algılanıp evrensel ölçekte kucaklanmama riski vardı mesela. Günümüz islamcılığından öyle kesin hatlarla ayrıldı ki, bu risk kendi kendine bertaraf oldu kanaatındayım. Bir büyük tehlike de Hareketin, Türk devletinin yayılmacı politikasının bir aleti olabileceği algısıydı. Kendiliğinden bu algı da çöktü. Farklı her disiplinden akademisyen, yazar, activist ve Hareket üzerine araştırma yapan kişiler, bu ve buna benzer faydalar sayabilirler kendi disiplinleri parsfektifinden. Ancak bu değerlendirmeler de bir bütünün sadece bir parçasını ifadeden öteye gitmeyecektir.

Peki kötü ne oldu? O kadar çok kötü şey oldu ki. Ne görmeye, ne saymaya, hatta ne de düşünmeye gönlü varmıyo insanın. Tatmayan bilmez demiş ya şair. Aynen öyle. Bana göre berrak bakış yada bulanık bakış hadiseleri değerlendirme ameliyesi değil. İnsanın doğasını anlayıp insani bir yaklaşım sergileyip sergilememe ameliyesi.

Peygamber Efendimiz sav. Riyazussalihin de geçen bir hadisin arkasındaki hikayede, evladını yeni kaybetmiş şok geçiren bir anneye yaklaşımı, zihinde berraklığa örnek olma açısından çok büyük önem arzetmekte. Düşünsenize koskoca bir peygambersiniz, kimse size neyi niçin söylediğinizin hesabını sormaz. Ciğeri yanan, saçını başını yolan anneyle karşılaşıyorsunuz. Nazikçe anneye sabır telkininde bulunuyorsunuz. Anne ise size sert çıkıyor. ‘Tabi benim başıma gelen senin başına gelmedi söylemesi kolay’ diyor. İtiraz ediyor, sorguluyor, samimiyetinden ve içtenliğinden kaynaklanan infialini dile getiriyor. Ciğeri yanıyor çünkü. Efendiler efendisi sav. Ne yapıyor peki? Berrak bakışıyla anlayışla karşılıyor, herzamanki kucaklayıcı, birleştirici ve teselli edici üslubuyla yara sarmaya uğraşıyor. Bir hakikatı ifade edecekse bile en doğru zamanını ve zeminini iyi belirliyor.

Hepimiz bir şok yaşıyoruz. Hadisin ifadesiyle ‘Sadme-i Ulaa’ yani ilk tokatın şoku ve sıcaklığı içindeyiz. Aynı, Efendimiz Sav.’ in İfk hadisesinin ilk günlerindeki ve vahyin gelmesinden hemen önceki yaşadığı haleti ruhiye gibi. Aynı, mağarada ‘ya şimdi müşrikler bizi yakalar ve Efendimize bir kötülük yaparlar diye tir tir titreyen Hz. Ebu bekir gibi. Aynı, Hudeybiye de Efendimiz sav. ile aynı düşünmeyen Hz. Ömerin çektiği fikir sancısı gibi ve aynı, Uhutta Efendimiz sav.’ in vefat ettiği şayiası nı duyunca üzüntü ve tedirginlikle kendisini cepheye atan Nesibe B. Kab hatun gibi yaralı, tedirgin, şokta ve kırığız.

Bu musibet zamanlarında, böyle haleti ruhiye de olmak ne kadar tabii ise, bu haleti ruhiyeyi yaşayan insanların fikir çilesi içinde olmaları, sorgulayıcı, çözüm ve çıkış yolu arayıcı, bizim mahallede pek alışık olmasak da bunu yaparken eleştiri dilini kullanmaları, o kadar tabii dir düşüncesindeyim.

Burada berrak bakışın göstergesi, bu türden samimi çıkışların bir fitne olarak algılanması değil, tam aksine Hareketin, düşünmesi, sorgulaması ve çözüm üretmesi için yetiştirdiği evlatlarına çalışma zemini  açması olacaktır. İslam dünyasında bu kadar kısa zamanda bu kadar entellektüel yetiştiren ikinci bir hareket gözterilemezken, bundan şikayet ediyor olmak değil, bir babanın evladıyla iftehar etme piskolojisine girmek gerektiği düşüncesindeyim.

Gençlik yıllarımda Muhterem Fethullah Gülenin belki adı içeriği kadar anlamlı bir eserini mütalaa fırsatı bulmuştum. ‘Ruhumuzun Heykelini Dikerken’ . Hepimiz Michelangelo ismini duymuşuzdur. Ünlü italyan heykeltıraş, ressam, mimar ve şair. Ancak bugün Milan da sergilenen, vefatına az kala başlayıp bitiremediği eseri ‘The Rondanini Pietà’ yı çok azımız biliriz. Bu esere ‘Michelangelo’nun bitmemiş heykeli’ derler ve tamamlanmamış olmasına rağmen en az onun elinden çıkan şaheserler kadar meşhurdur. Şöhreti biraz da insanoğluna ayna olmasından, insanların ona baktıklarında kendileriyle özdeşleştirmesinden, belli belirsiz çizgileri insanı anlatsada, bitmemişliği, olgunlaşmamışlığı temsil eden felsefi bir yönü olduğundandır aslında.

Evet hepimiz biraz Fethullah Gülenin anlattığı ‘heykelini dikmeye çalışan ruhlar’, ya da ‘Michelangelo ‘nun bitmemiş heykeli’ gibi değilmiyiz? Eksiğiz, yarımız, yoldayız.

Bir ferdi olduğum bu Hizmet Hareketi de yürüdüğü yolda, karşılaştığı badireler neticesinde, şimdilerde böyle bir görüntü çiziyor zihnimde. Heykelini dikmeye çalışan bir ruh, Kozaya girmiş ve nasıl bir şekilde çıkacağı belli olmayan bir tırtıl, Michelangelo ‘nun bitmemiş heykeli gibi eksik, yarım, kırık ama ümit içinde yolda. Evet Pandoranın Kutusu açıldı. Acizane kanaatım; vazifemiz; tüm eksikliğimize, acizliğimize ve yarımlığımıza rağmen o kutuda var olan ümide sarılmak olacaktır.

 

Ahmet Aydoğan

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here