Hizmet ile kendini bulanlar

926

Çok şükür oğlum kumarbaz oldu başlıklı haberi okuyunca sarsıldı. Yazıda iki kardeş kendi arasında konuşuyor ve onlardan biri oğlu kumarbaz olduğu için seviniyordu. Oğlu dindar olsaydı şimdi hapiste olacaktı. Hapiste olacağına varsın kumarbaz olsundu. Acı bir tebessümle kendinin ve yakın çevresindeki pırıl pırıl insanların hayatını düşündü. Hizmeti tanımadan önce nerdeydim şimdi nerdeyim sorusunu defalarca kendine sormuş ve her seferinde “Allahım bu hizmete öncülük edenlerden ilmin ve malumatın adedince razı ol. Onlara özel bir makam yarat ki Efendimiz (sallahu aleyhi ve sellem)’e bir Hz. Ebu Bekir, bir Hz. Ömer (radıyallahu anhüm ecmain) kadar yakın olsunlar” şeklinde dua etmişti.

Evet, bir köşesi banyo, diğer köşesi mutfak ve geri kalan kısmı, gündüzleri oturma odası geceleri ise yatacak yer olarak kullanılan tek odalı bir evi; anne, baba ve dedeleriyle beraber paylaşan dört çocuğun ikincisi olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Odadan ayrı olan tek şey, 12 Eylül öncesinin kargaşa ortamından dolayı geceleyin korkudan gidemedikleri tuvaletti. 5 yaşlarında iken odanın yanına tahtadan bir yer daha ilave edilmiş, böylece mutfak ve banyo oraya taşınmıştı. Hafızasında iz bırakan hadiselerden birisi de en küçük kardeşinin, yağmurlu havalarda çinko tavanından su damlayan bu tahta barakada doğmasıydı.

Babası şoförlük yaparken, annesi gece yarılarına kadar dikiş diker böylece ailenin geçimini temin ederlerdi. Fakirlik öğrenim hayatı boyunca devam etmiş, hatta üniversite sınav başvuru formunu 20 TL bulamadığı için yatıramamıştı. Sınava bir sene gecikmeli girmiş ve sene kaybı olmuştu. Eğer burslu bir bölüm kazanamazsa üniversite okuma şansı olmadığının farkındaydı. 6 tercih yapmış ve ikincisi olan Bilgisayar öğretmenliğini kazanmıştı. Öğretmenliği yazmasının nedeni Milli eğitim bursuydu. Burslu okuyacak ve ailesine yük olmayacaktı.

İlk olarak lise ikinci sınıfta hizmetten biriyle tanışmış, fakat sınava giremediği sene, arkadaşı güzel bir bölüm kazanıp gidince, kendi başına kalmıştı. Sonraki sene, o da bir yere yerleşmiş ve arkadaşına kavuşmuştu. Kredi yurtlarda kalıyordu ama ışık evlere gidip gelmeye başlamış, düzen ve temizlik nasıl olur öğrenmişti. Memleketine döndüğünde yaptığı ilk şey temizlik malzemelerini alarak tuvalet taşını saatlerce temizlemek olmuştu.

Lise yıllarında, arkadaşları bazen Antalya, Fethiye, Bodrum, İzmir derlerdi de oralara gitmek hayal gibi gelirdi. Yurtta kaldığı dönemde sözü edilen bu yerlere hatta daha fazlasına tanışma maksatlı geziler tertip edildi. Kimi zaman bu gezilere davet ediliyor, kimi zaman da gezi proğramlarını düzenlemeye yardımcı oluyordu. 90 lı yılların başındaki bu proğramlarda, devlet yurdunda kalan en farklı uçtaki ünivesite öğrencileri aynı otobüse biniyor, değişik mekanları ziyaret ediyor, beraberce geziyor ve ortak paydalarda buluşuyorlardı. Böylece yurttaki kargaşa ortamı düzeliyor, insanların konuşa konuşa anlaşacağı hakikati hayat buluyordu. Üniversiteye gidene kadar Çukurova’nın dışına çıkamayan bu arkadaş, birkaç sene içinde Anadolu’nun pek çok şehrini dolaşmış, bir Türkiye insanı haline gelmişti.

Okul bitmiş ve gönüllü olarak bilgisayar öğretmenliği yapabileceği dünyanın en büyük ülkelerinden birine seyahat şansı doğmuştu. Ankaraya gidecek, vize alacak ve uçağa binecekti. Elçilik, vize, uçak, bilet.. Bunların hepsi büyük paralar isteyen işlerdi onun için. Esnaf abileri de Sarar marka bayramlık birer takım elbise hediye etmişti hicret yolcularına.. (Sarar diyorum çünkü o zamanlar bırakalım Sarar marka takım elbise almayı mağazanın kapısının önünden bile geçemezdi.) Velhasıl, havaalanına geldiler. Birbirlerine bakıyorlardı. 22 ile 27 yaşı arasındaki bu öğretmen arkadaşların hepsi için ilk yaşanıyordu. Çocukken gökyüzüne bakıp “Allahım, uçağa binmeden ölürsem gözüm açık gider” diyenler mukaddes bir maksatla biniyorlardı işte.. 5 sene kalacağı bu diyarda İngilizcesini ilerletecek, evlenecek, bir çocuğu olacak, tercümanlığını yaptığı iş adamlarından ipuçları öğrenecek ve sonradan atılacağı ticaret kulvarının temel taşları böylece döşenecekti.

Artık bir esnaftı. O fakir Çukurova çocuğu, Türkiye’nin dışına açılan, birkaç ülke gezen dünya insanlarından biri haline gelmişti. Ailesinde yabancı dil bilmeyen yoktu. Bırakalım tek dili, iki üç dil bile konuşabilen vardı. Her ülkeden farklı kazanımlarla dönmüştü, çünkü bir ülkeye vereceklerimiz olduğu gibi oradan alacaklarımız olduğuna da inanıyordu. Başta yakınları olmak üzere, ulaşabildiklerine, gördüklerini, duyduklarını anlatıyor ve dünyaya entegre olmaları için onlara el uzatmaya çalışıyordu. Bu kazanımlara vesile neydi? Kumarbaz olsaydı daha fazlasını mı elde edecekti?

Ailesini yaz tatillerinde Türkiye’ye gönderiyor, kendisi de sıla-ı rahim için 15 günlüğüne de olsa memleketine geliyor, onlara katılıyordu. Bu seyahatlerden birinde çocuklarla Ege turu yapmaya karar verdiler. Havaalanında buluşarak araba kiralayacak, Hizmet vesilesiyle tanıdıkları ahbaplarını ziyaret edeceklerdi.

İzmit, Bursa, Balıkesir üzerinden Manisa’ya vardılar. Manisa da eşinin bir arkadaşını ziyaret edeceklerdi. Bu hanımefendi, liseyi bitirdikten sonra uzakdoğuda, aklımıza ilk anda gelmeyecek bir ülkeye, üniversite okumaya gitmiş, okulunu bitirmiş ve öğretmenliğe başlamıştı. Ziyaretine gidilen baba ocağı ise tam bir köy eviydi. Evde şöyle bir göz gezdirdikten sonra neyin yöreye has, neyin hizmetin kazandırdığı olduğunu anlamak zor olmamıştı. Baba ile muhabbet ederken “Yahu abi, sen hangi akla hizmet Manisa’nın bir köyünden, ta bilmem nereye kızını üniversite okumaya gönderdin? 17-18 yaşındaki bir kızı nasıl teslim ettin? Yıllarca evlat hasretine nasıl dayandın?” diye sorunca cevabı çok basit olmuştu. “Vallahi biz bir dershaneye gönderdik. Sonrası böyle oldu.” Evet, bir oda bir salonlu basit bir köy evinden, tezekler arasındaki bu evden, yurt dışında okuyan; İngilizce ve o ülkenin yerel dili olmak üzere 2 yabancı dil konuşan bir hanımefendinin çıkmasına vesile olmuştu Hizmet.

Sonraki durakları Isparta oldu. Hem büyük Üstad’ın kaldığı mekanları ziyaret edecekler hem de dava arkadaşlarından birini göreceklerdi. Beraber, aynı ülkede, omuz omuzaydılar. Bu nedenle muhabbetleri farklıydı ama manzara aynı… Hayvancılıkla geçinen bir aile, bir ağıl, beş on baş hayvan. Tek oda ve mutfağa, sonradan ilave edildiği belli olan zevkle döşenmiş iki ayrı oda. Allah’ım diyordu kendi kendine.. Yahu bu hizmet olmazsa biz ne yapacakmışız? Hizmet buraya da dokunmuştu işte. Isparta’nın kasabasında yaşayan bu arkadaş, liseye kadar Isparta’ya bile inmemişti ki nerede kaldı başka ülkeye gidecek?

Seyahatin geri kalan kısmı boyunca çocuklarına aynı mevzulardan bahsetti. . Maddiyat, maneviyat, dava, şuur ve vizyon… Ailelerimiz fakirlikten kafalarını kaldıramamışlardı. Samimiydiler, içtendiler, her türlü fedakarlığa hazırdılar ama ne ellerinde imkan vardı, ne de önlerini projektör gibi aydınlatacak, onlara vizyon katacak öncüleri.. Biz Allah’ın lütfuyla hepsini hazır bulmuş, hizmetle adam olmuştuk.

Peki şöyle sorabilir miyiz? Kumarbaz olup dışarıda olmak mı? Yoksa; hem dünya, hem de ahiretimizi mağmur etmemize vesile olan, ailelerimizi ve bizi şuurlandıran böyle bir hizmetin, bir ferdi olarak, mümkün mertebe içeriye girmemeye çalışmak, girmek zorunda kalmışsak da geçici sıkıntıya katlanmak mı? Tercihiniz…

 

Yüksel Kurtoğlu

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here