Bolivya Postası-2

2124

Kader bizi -cebri lutfi olarak- demokrasinin işlediği, hukukun güçlü olduğu ülkelere sevk etti. Burada karşımıza çıkacak sorunlardan ve istemesek de öğrenmemiz gereken şeylerden biri de: çocuklarımızın bizim sözümüzü dinlemelerini, bize saygı duymalarını ve bizim inandığımız değerleri kabul etmelerini sağlamak için öncekinden daha farklı davranmak zorunda oluşumuz…

Artık çocuklarımız yaşadıkları ülkelerin kendilerine tanıdığı hakların bilincinde ve kendi ekonomik özgürlüklerine sahip olacaklarından bizim güç gösterilerimize ve blöflerimize prim vermeyeceklerdir.
Bu yüzden küçük yaştan itibaren onlarla yapacağımız aktiviteler, nitelikli beraberlikler, anlattığımız şeylerin altını modern bilimle doldurup önce mantıklarını ikna edecek şekilde sunmamız oranında, onların hayatına dahil olabileceğiz. Yani artık çocuklarımız bizim mimiklerimize bakıp ‘babamı kızdırır mıyım’ diye düşünmeyecek. Aksine -eğer onları kendimize benzetmek istiyorsak – biz onların hal ve hareketlerini, hobilerini, ilgi alanlarını iyi belleyip, anlatacağımız şeyleri bunlarla soslayıp sunmanın yoluna bakacağız. Yani sadece onların biyolojik anne/babası olmamız, bizim inandığımız değerlere sahip çıkmalarını ve bizim yapıp ettiklerimize saygı duymalarını sağlamayacak. Anlattığımız konularda ne kadar bilgi sahibi olduğumuzu -yani ilmimizi- tartacak, dünyayla ne derece entegre olduğumuzu değerlendirecekler. Bizimle geçirdikleri zamandan keyif almaları ve bunu gönülden yapmaları da bu dini ve bu hizmet felsefesini onlara aktarırken oluşabilecek kayıpları en aza indirme noktasında önemli bir etken olacak.

Aynı neslin bu hizmeti devralacak çocuklar olduğunu düşünürsek, usül ve metodlarımızı bu anlamda tekrar gözden geçirip gerekli yapısal ve zihinsel değişiklikleri şimdiden yapmamız gerektiği kanaatindeyim.

Bu girişten sonra konuyla alakalı bir meramımı ifade etmek için Bir Hikaye ile devam edelim:

Ahirzamanda sair insanların su gibi hava gibi muhtaç olduğu bir müderris ve o müderrisin idaresi nasıl olmaması gerektiğini anlamak istersen temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
(Okullarımızda öğretmenlik yapan arkadaşlardan her derse hazır girmelerini, dersin planını dakika dakika kafalarında ve yanlarında hazır tutmalarını, her dersin orjinal olmasını, aktivite ve multimedya içermesini istiyoruz, belki şart koşuyoruz.)
Bir öğretmen düşünelim: Derse hazırlıklı gitmiyor, ders planı hazırlamıyor, eline kitabı alıp okuyor ya da aynen tahtaya yazıyor ve ya bir video açıp ders boyunca hiç müdahele etmeden izletiyor. Her ders aynı monotonlukta devam ettiği için bazı öğrenciler derste uyuyor.
Öğrenciler sınıfta derse hep hazır bi şekilde oturuyor ama üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen dimağlarında bi değişiklik hissetmiyorlar. Yani öğretmenin kafasında “ben bu öğrencileri bu noktadan alıp bu noktaya taşıyacağım” gibi, bir yıllık plan yok. Haftalık -gündem rüzgarlarına ya da- keyfine göre bi şeyler anlatıyor. Sonuç olarak öğrenciler bu öğretmenden memnun değiller.
Okulda da eğitim kalitesini kontrol eden bir sistemin olmadığını, öğrencilere bu konuda bi şey sorulup takip edilmediğini ya da okul idaresinde bu durumu şikayet edecek bi mekanizma olmadığını, hatta öğrencilerin şikayet etmeye korktuğunu, olası bi şikayette UYUMSUZ damgası yediklerini ve okuldan atıldıklarını farzedelim. Yani bütün öğrenciler, bir sene boyunca Müdür Yardımcısı’nın -bu öğretmeni gördüğü aylık toplantılarda- öğretmenin gözüne bakarak iyi ders anlatıp anlatmadığını kestirip uyarmasını bekliyorlar. Müdür Bey de yine öğrencilere hiç bi şey sormayıp, öğretmenin aylık toplantılardaki tavırlarına bakarak ya da öğretmenin geçmişte çalıştığı yerlere, CV’sine göre karar verip öğretmenle çalışmaya ve terfi ettirmeye devam ediyor.

Bil ey nefsim!

O öğretmen bizleriz, temsildeki öğrenciler de her türlü gelişiminden sorumlu olduğumuz, istediğimiz taktirde -biz dedik diye- vaktini, parasını, ilmini, sağlığını belki izzetini, gözünü kırpmadan feda eden ve ne zaman istersek bir mesajla karşımıza dizip oturttuğumuz hizmet arkadaşlarımızdır.

Temsilde bahsedilen öğretmen -siz de takdir edersiniz ki- bi kaç uyarıdan sonra işten atılır. Belki hepimiz böyle bi öğretmen arkadaş hakkında şikayette bulunup okuldan göndermek istemişizdir.
Şimdi bu öğretmen her derse planıyla, multimedyasıyla, aktivitesiyle yani ORJİNALLİĞİyle hazır girip, o öğrencilerin önce durum tespitini yapıp sonra yılsonu hedefi belirleyip, onları bir yıl sonunda yukarı bir noktaya taşımak  zorundayken; neden biz haftalık toplantılarımızda, üç saat yapıyorsak iki saatinin keyfiyet olması gerektiğini bildiğimiz halde, mevzuyu – çoğunlukla “konu bütünlüğünden uzak üç beş satır notla”* – geçiştirip ‘Gündem ANONSÇULUĞU**’na başlıyoruz. (Böyle yapmayanları tenzih ve tebrik ederiz.)

Temsildeki öğretmenin anlattığı şeyler öğrencilerin sadece bir yılını -en fazla fani bir ömrünü- ilgilendirirken, bizim anlatacağımız iman hakikatleri sorumlu olduğumuz arkadaşların ebedi hayatına ve belki de bizim kurtuluşumuza müteallik..

Temsildeki öğretmen haftada 24 saat derse girerken biz, haftada -belki de ayda- bir defa bu işi hakkıyla yerine getirmeden sorumluyuz. Bizim yapacağımız dersin temsildeki dersten kaç kat daha ehemmiyetli ve hazırlanmasının kolay olduğu kıyas edilsin!

Eğer biz yapacağımız toplantı öncesi Risale’den, Pırlantalar’dan, aktiviteli ve multimedyalı en az 45 dakika orjinal bir ders yapamıyorsak, arkadaşlar karşımızda uyuyorsa o işi bırakalım! Çünkü o iş için yeterli değiliz, asgari koşulları dahi sağlayamıyoruz demektir.

Peki neden dünya güneşin etrafındaki dönüşünü tamamlıyor da biz hâlâ yukarıda anlatıldığı gibi orjinal bir dersle arkadaşların karşısına çıkmıyoruz?

Çünkü böyle bi sorumluluk hissetmiyoruz. O âli elmas değerindeki mürşid ve tebliğci fonksiyonumuzu “Anonsçuluk” gibi herkesin yapabileceği, her yerde bulunabilecek çakıl taşı nevinden bi derekeye indiriyoruz.

Ayrıca temsilde anlatıldığı gibi bu konuda bir denetleme ve değerlendirme sistemimiz yok. Öğrencilere kimse sormuyor. İdareciler de öğrencileri dinleyeceklerine öğretmenle aralarındaki ilişkilere göre karar veriyorlar.

*Konu bütünlüğünden uzak notlar

Bir defasında bu notlarda, bir zâtın kendi şahsi hesabından yazdığı twitlerin HE’den gelmiş gibi okunduğuna bizzat şahit oldum. ‘Ordu suriye savaşına girecek, şu olacak bu olacak’  diye yemin ediyordu..

Şimdi beraber düşünelim:
Her hafta Herkul.org’dan en az iki sohbet yayınlanmıyor mu?
Twitter’da bu fonksiyonu icra eden hesaplar, Shaber’de bu içerikleri yazan yazarlar yok mu?
HE bizlere aktarmak istediği her meseleyi herkul.org’daki yayınlar vasıtasıyla detaylı bir şekilde anlatamıyor mu? Dünyanın önde gelen basın kuruluşlarına verdiği röportajlarda bile her şeyi açık açık söylemiyor mu?
O halde elimizde onca sahih kaynak varken neden -bir hackleme ile dahi- suistimale açık, nerden geldiğini bilmediğimiz bu notları can suyuymuş gibi her toplantıda arkadaşlara okuyoruz?

KaynakKültür’deki bir sohbette Ailem Dergisi’nin editörü Abi: Ailem Dergisi’nin, arkadaşları hazır bilgi kullanma kolaycılığına sevk ettiğini, kolay olanın da kalıcı olmadığını, bu yüzden dergiyi yayınlamayı bıraktıklarından bahsetmişti.
Sonuç olarak; neden abilerin fikir çilesi çekip orjinal bir ders hazırlamalarını sağlamak yerine, onları not okuma kolaycılığına teşvik ediyoruz?

(Bu; temsildeki öğretmenin, ders kitapları dururken öğrencilere gazete okumasına benziyor.)

Burada derdimiz, herkesin en azından haftada bir defa farklı bir dimağdan kalıcı bir ders dinlemesi, yoksa tabii ki isteyen istediği şeyi paylaşabilir.
               

**Gündem Anonsçuluğu

Allah Rasûlu Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu. (Bamteli: İçtimaî Huzur ve Yükselişin Vesileleri 12/02/2017)

İçtimaî Huzuru Sağlamak ve Maddi-Manevi Yükselişi tahakkuk ettirecek Vesileler’de ilk sayılan şey: “Kolektif şuura müracaat etmek ve planladığımız her işi maşerî vicdana mâl etmek” olarak belirtiliyor.

Demek ki, Haftalık Toplantılarda bize düşen öncelikli görev, önceden iştişaresi edilmiş ve planlanmış şeyleri arkadaşlara duyurmaktan daha çok: Onların fikirlerini toptan değil ayrı ayrı dikkate alıp istişaresi edilmiş şeylere yeni açılımlar sağlamak ve en önemlisi onları bu planlanan şeylerin yapılması gerektiğine gönülden inandırmak. Yani vicdanlara mâl etmek. Bu da takdir edersiniz ki gündemleri kısa açıklamalarla okumakla sağlanamaz. Zaten arkadaşların, anlatacağımız şeylerin çoğunu bildiğini biliyoruz. Bize düşen asıl görev, gündemleri aktarmadan önce vicdanları ve kalpleri 2 saatlik -mümkünse aktaracağımız gündemle ilgili- keyfiyetle hazır hale getirmek ve tabii ki muhataplarımızın halet-i ruhiyelerini yakından takip etmek. Eğer muhataplarımızın kafalarını meşgul eden, daha önemli olduğunu düşündükleri şahsî sorunları varsa anlatacağımız şeyler orada kalacaktır. Bu mevzu üzerine söylenecek çok şey var ama şimdilik burada keselim.

 Kapısında vize dilendiğimiz ve sığınma talebinde bulunduğumuz ülkelerdeki yöneticiler ile Bizim yöneticilerimizin kıyaslanması 

Hepimiz -özellikle son dönemde- Türk Siyasetçilerle Batılı Siyasetçileri kıyaslamışızdır. Sosyal medyada bu kıyası belirten paylaşımlar yapmışızdır. Ben aynı kıyası kendi yönetici abilerimizle yapıp buradan dersler çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir risale dersinde şöyle bir mevzu geçmişti:
İnsan Ene’sine müstakil ve münferit bir şahsiyet verdiği, istiklaliyetini ve infiratını iddia ettiği, yani ona bir kendindenlik atfettiği zaman; nasıl onu olması gerektiğinden daha önemli görerek şişirip katılaştırdıktan sonra adeta ona tapmaya, zamanla da onun kulu-kölesi haline gelmeye başlıyorsa; aynı durum Yönetimler için de geçerli..

En iyi ENE telakkisi gölge gibi olandır: kendinden menkul olmadığını, vacip değil mümkün olduğunu bilmeli.. Hava gibi hafif olmalı, her yere nüfuz etmeli ama bir katılık, organiklik durumuna geçmemeli.. Aynı şekilde en iyi DEVLET ve Yönetim de batılı devletlerde kısmen gördüğümüz gibi şeffaf, minimum, asgari, kanunlarla sınırlandırılmış ama Ekonomi, Eğitim, Hak, Hukuk, Adalet konularında çok güçlü..
(bu kısım bir uzman tarafından anlatılmaya çok muhtaç, izah edemediğimin farkındayım.)

Peki bireyler, Yönetimlerine bir ‘Kendindenlik’ atfettiği zaman ne oluyor?
Yakın zamanda yaşadığımız gibi “Devlet yanlış yapmaz, o yapıyorsa vardır bir bildiği” denilip zulümlere göz yumulabiliyor hatta haklı bulunuyor.
“Böyle olması gerekiyorsa zaten abiler bunu düşünüyordur.” deyip insanlar kendilerini pasifliğe ve tembelliğe sevkediyor. Oysa Yönetimin, kerameti kendinden menkul olmadığı bilinse ve “kimin himmeti milleti ise o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” felsefesiyle yaşansa, çok daha güçlü bireyler oluruz ve olası bir krizde “neden birileri bi şey yapmıyor” diye etrafa bakınmayız.

Mesela bi abi İsviçre’de kimsenin siyasetçi olmak istemediğinden bahsetmişti. Çünkü orada devlet otoritesi yok gibi bir şey.. Kararları halk alıyor. Siyasetçi olan büyük sorumluluk altına giriyor ama bunun karşılığında toplumda bizdeki gibi ‘saygın’ bi yeri olmuyor. Sürekli eleştirilen ve belki de kötülüklerin kaynağı olmakla itham edilen bir konumda (ENE bahsi ile nasıl benzeşiyor: Kötülükleri kendinden iyilikleri Allah’tan bilmek).

Bence hizmetteki yöneticiler de aynı kıvama gelebilmeli. Yani abi olmak istenmemeli, öyle yarım ağızla değil nefsen istenmemeli..

Aslında bu mevzu bizim değerlerimizle de aynen örtüşüyor. HE özellikle son zamanlarda Raşit Halifeleri ve Sahabe Efendilerimizi örnek gösterip: “Yol budur, yöntem budur”diyor. ( Bamteli – 10/04/2016, 12/05/2016)
Yani Hz. Ömer’in dediği gibi “bir evden bir kurban yeter.” diyebilmeli..
Kimseye emretmeyi düşünmeyip, kaybolan bir devenin peşinden önce kendimiz koşmalı..
HE’nin yaptığı gibi hemen her fırsatta,  “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Ben kendimi insanların en küçüğü olarak görüyorum. Ben kendimi berbat bir insan olarak görüyorum. (France 24 röportajı)” diyerek kendimizi insanların içinde sıfırlayabilmeli.. Ama bunu ‘Estağfirullah’a yatırım yapmak için sadece ağzımızla değil, her gün temrinat yaparak ve kendimizi bunun gerekliliğine inandırarak gönlümüzle söyleyip, muhataplarımızı bu konuda ikna edebilmeli..

Çok güçlü bir idare sistemi tesis etmeli,  ama yeri geldiğinde halktan herhangi biri, hutbe esnasında herkesin duyacağı şekilde, Emir’den açık açık hesap sorabilecek özgüveni ve ifade özgürlüğünü kendinde hissedebilmeli..

Bi arkadaşın bahsettiği olayı aynen aktarıyorum:
“Bir gün bizim il abisiyle arabada gidiyorduk, ben şoförlüğünü yapıyordum. Şehrin daha önce uğramadığımız muhitlerinden bir sokağa girdik. Abi bana dedi ki: “ …….. hocam, sor bakalım bu sokaklara: imamlarını tanıyorlar mıymış?” 🙂

ABD Eski Başkanı Obama halkın içinde gezmeye çıktığında bir vatandaşın bankın üstünde, bacak bacak üstüne atmış, adeta yatar bi halde onu karşıladığı, Obama’nın da “naber nasıl gidiyor” deyip, o haldeyken ayaküstü sohbet ettiği videoya çok imrenmiştim.

Belki de bu sebepten, o abiyi o şehirde kimse tanımıyor ama ABD Başkanı Dünya’ya hükmediyor.
Belki hava gibi hafif, su gibi şeffaf, toprak gibi mütevazi olsak; biz de Dünya’nın her köşesine nüfuz edebilecek, her gönlün içine akabilecek, her yerde meyve verebileceğiz…

Bu yazıyı okuduktan sonra bahsi geçen yapısal ve zihinsel reformları HE ve Abiler düşünmüyor mu, reform lazımsa onlar yapmaz mı diyecek arkadaşlara:

Bazı değişiklikler vardır ki bizim de hep iddia ettiğimiz gibi ‘tabandan başlamalı, tepeden topuz gibi inerse insanlar münafık yetişir, mevzu içselleştirilmez, istenen maslahat yerine gelmez’.
Ayrıca bir şeyi her defasında HE ve Abiler söyledikten sonra yapıyorsak onlar söylemeyince yapmayacağız, yani bu mevzu bizim içimize işlememiş demektir.
O yüzden bizim şimdi bunları düşünüp, üzerinde kafa yorup “Türkiye’de insanlar hapiste zulüm görürken bunları mı düşünecez” demeden hayata geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Belki bu cehde şimdi girmekle yeni nesle sağlam bir devir-teslim yapma şanşını yakalayacağızdır.

Unutmayalım:
Üstadın dediği gibi: “Allah bu dini bir fâcir adamla da te’yid ve takviye eder”. O yüzden “yine ne yazmış bu fitneci” demeden, her satırı üzerinde fikir çilesi çekilerek yazılmış -belki yazar için olumsuz sonuçlar doğurabilecek 🙂 – bu yazıyı başkalarıyla paylaşalım ama başkasına değil sadece kendi nefsimize okuyalım ve üzerinde düşünelim.

SON SÖZ..
Hocaefendi bir sohbette: “ Dünya kadar O’nun hafızı yetişir, her gün sabah okurlar. Ama bu bizim içimize ne anlatıyor? Ne zaman kitap’tan kurtulacağız? Ne zaman artık içimizin söylediği şeyleri dinleyeceğiz? Kitap bir rehberdi. Hep körler gibi birinin arkasına takılarak gidilmez ki!” diyor.

Her birerlerimiz, kafasını ellerinin arasına alıp “Türkiye’deki mağdurlar için ne yapabiliriz?” diye düşündüğümüzde, aklımıza -Hani değişik ülkelerde açılan bir “Kutsal Emanetler” sergimiz vardı. HD Resim dosyaları hazır, çıktı alıp her yerde bu sergiyi açabiliyorduk- Aynı bunun gibi, bulunduğumuz beldelerde bir haftalığına merkezi bir sergi salonunu kiralama, Türkiye’deki mağdurları anlatan fotoğrafları altlarında kısa açıklamalarıyla beraber sergileme, hatta hapisteki gazeteciler için özel bir köşe hazırlayıp bulunduğumuz beldenin Ulusal Basını’na özel davetiye gönderme gibi fikirler gelecektir.

Şimdi biz böyle fikirleri önce düşünmek sonra da hayata geçirmek için, ya da -en basitinden- haftada bir defa ruhumuza işleyecek müzakereli bir ders yapmak için birilerinin bize tavsiye vermesini bekliyorsak “Ne zaman artık içimizin söylediği şeyleri dinleyeceğiz? Hep körler gibi birinin arkasına takılarak gidilmez ki!” deme zorunluluğu hissediyorum.

(Nurlardaki temsilî hikâye metodu benzetilerek kullanıldığı için rencide olunduysa hakkınızı helal edin.
Eğer bu yazı hemen şimdi elimize Nurları alıp, çocukluğumuzda o saf duygularla içlerine girip yaşadığımız hikayeciklere tekrar aynı saflıkta dalmamıza vesile olursa maksat hâsıl olmuş demektir.)

‘Bolivya Postası’nın yazarı
(Zihni berraklardan olduğumu iddia edemem.. Bu yüzden yazarı belli olmazsa ‘fitneciler yazdırmış’ gibi komplo teorileri üretilebilir. Bu anlamda yazarın kim olduğunun bilinmesi belki daha hayırlıdır.)

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

2 YORUMLAR

  1. “Bolivya Postası” yazısını beğenen biri olarak “Bolivya Postası-2” yazısıyla ilgili şahsi kanaatlerimi ifade etmek istiyorum:

    1) Risalelerden alışageldiğimiz misal usülünü kendi yazılarınızda kullanmanız o eserlerin orjinalitesine zarar verebilir.

    2) Verilen misaldeki eleştirel içeriğin ilk yazıdan sonra da devam ediyor olması iyiye işaret değil. Çünkü aslında bu, yazarın kendi iç dünyasının yansıması. Yani tamamen subjektif.

    3) Böyle bir dönemde ‘dinleyen’ pozisyonu almayı denemek yerine neden ‘anlatan’ pozisyonumuza rotüşler çekmeye çalışıyoruz? Neden misaller hep öğretmen rolü üzerinden?

    4) Yazının çok fazla genelleme içermesi, bu hizmete emeği geçen on binlere haksızlık/saygısızlık manalarına gelebilir.

  2. Bu makaleyi herkese tavsiye ediyorum, hatta bütün yazarlarımıza e posta atmayı dahi düşündüm, kısa aralıkkarla bu yazı hakkında makaleler yazılmalı yorumlar yapılmalı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here