“Ben bir matematik öğretmeniyim, terörist değilim!”

1424

Dünyanın dört bir yanına yayılmış eğitim gönüllüleri gibi ben de Pakistan’da bir Matematik öğretmeniyim. Tek sermayem ise ders kitabım, kalemim ve not defterim. Üzerine güneşin doğup battığı her yere sevgi tohumu ekmek için yollara düşen kara sevdalılara ben de dahil olmuştum. Dünyada bir sevgi atmosferi oluşturmaktı tek gayem.

Anadolu’dan 90’lı yıllarda dünyanın dört bir yanına eğitim seferberliği başlamıştı. Anadolu’nun yağız delikanlıları bu eğitim çağrısını  emir kabul edip genç yaşta yollara düşmüştü. Rengi, dili ve kültürleri çok farklı coğrafyalara yelken açan bu  kara sevdalılar haritada yerlerini dahi bilmedikleri ülkelere  adeta  üveykler gibi uçarak gitmişlerdi. İnsanlığa sevgi  ve  hoşgörü soluklayacak, cehaletle savaşacak  olan bu seferilere katılma zamanıydı.

Bu yol uzundu, geçidi yoktu ve  menzili  çöktü. Bu uğurda kandan irinden deryaları aşmaya azmetmek gerekiyordu. Ben de, tıp ki  diğer eğitim muhaciri arkadaşlarım gibi, bu eğitim yolculuğuna katılıp geçici dünya hayatımı  karlı bir ticarete dönüştürerek büyük buluşmaya hazırlık yapmak istiyordum. Evrensel barışa hizmet için giden bu hizmet gemisinde bende bir yolcu olmalıydım.

Üniversite yıllarında hasret ve hicranla hep bunun hayalini kurmuş, uzun gecelerde rabbimden niyazda bulunmuştum. Kurtuluş savaşındaki seferberlik dönemi gibi dünyanın değişik ülkelerine, eğitim yuvalarına sevkiyat yapılıyordu. Ama bu çok  farklıydı, gidenlerin hiçbirinde askeri üniforma ve silah yoktu. Bütün dünyalarını bir bavula sığdıran bu irfan ordusunda, techizat olarak sadece kitap ve kalemleri vardı. Sigara dahi içmeyeyen bu öğretmenler  güzel ahlaklarıyla örnekti. Gayeleri bulundukları yerleri birer huzur ve mutluluk adası haline çevirmek, insanlar arasındaki kavgayı bitirmekti. Yıllardır bu mefkure muhacirlerinin hikayelerini dinlemiş Türkçe olimpiyatlarında yetişen meyvelerini görme fırsatım olmuştu. Söyledikleri şarkı ve şiirlerle, rüyalarda  görülen, kavganın olmadığı yeni bir dünyanın habercisiydiler. Dünyaya sevgi tohumu eken  bu öğretmenlerin işleri hiçde kolay değildi.

2010 yılında üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirmiş dıplamamı elime almıştım. Artık Türkiye’de Giresun limanından bu eğitim gemisine binip, demir alıp gitme  vakti gelmişti. Barış ve emniyetin yolcusu olan bu kutlu kervana bende katılmalıydım. Henüz 24 yaşındaydım ve hayallerimi gerçekleştirmek için önümde uzun bir zamanım vardı ama geç kalmamalıydım.

Türkiye’den Pakistan’a gidip  gönüllü öğretmenlik yapacak birilerinin arandığını duymuştum. Dost ve kardeş bir ülke olduğunu biliyor, tam da fırsat ayağımın ucuna kadar gelmiş diye sevinmiştim. Ne yapıp edip canımdan çok sevdiğim anne ve babamı ikna ederek bu irfan ordusuna  bende katılmalıydım. Allah onlardan ebediyen razı olsun, bağırlarına taş bağlayıp, biricik evlatlarının bu arzusunu kabul ettiler.

Ve çok sıcak bir Ağustos günü Pakistan’daydım. Burası terörün kol gezdiği, cehaletten faydalanarak insanların kandırılıp canlı bomba olarak kullanıldığı bir yerdi. Her yıl patlayan canlı bombalarla yüzlerce insan hayatını kaybediyordu. Bazılarıda bunu din adına yaptığını iddia ediyordu. Oysa bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibiydi. Terör cehaletten besleniyor önüne ne gelirse yakıp ykıyordu. Genç-yaşlı, çoluk-çocuk  demeden herkesin yandığı bu yangın karşısında, vicdan sahibi her insan öylece bir kenarda eli kolu bağlı durmamalıydı. Tüm insanlığın en büyük problemiyle dertlenmeyen insan olamazdı. Anaların yüreğini yakan  bu yangını söndürmek için herkes tulumbaşını eline alıp koşmalıydı.

Dünya’nın 170 ülkesindeki hizmet erleri yaşatmak için yaşamayı seçmiş insanlığın mutluluğu için koşturuyorlardı. Paktürk okullarıda tam 21 yıldır Pakistan’da cehalet yangınını söndürüp terörün bitmesi için çabalıyordu. Bunun için yüzlerce Pakistanlı fakir çocuğa burs veriyor onları bu yangından kurtarıp insanlığa faydalı birer fert haline getirmeyi amaçlıyordu.

İlk olarak İslamabad’a gelmiştim. Daha önce hiç de alışık olmadığım bir havası ve insanları vardı. Salwar kamız giyiyor sokaklarda taksi olarak riksa dedikleri motosikletleri kullanıyorlardı. Paktürk okullarının oryantasyon programı  vardı. Program tamamlandıktan kısa bir süre sonra Pakistan içinde gideceğim yer belli olmuştu. Khaipur benim ilk defa Matematik öğretmenliği yapacak olduğum yerdi. Oradaki okul 2002 yılında açılmış ve yaklaşık 500 kadar öğrencisi bulunuyordu. Ama burda tanıştığım Pakistanlı dostlar Khaipur’u çok da iyi anlatmıyor, tam bir mağduriyet şehri olduğunu söylüyorlardı. Pakistan’ın en fakir bölgesi olduğunu belirtip  alışmakta zorluk çekeceğimi düşünüyorlardı. Hiçbir yabancının uğramadığı hicret diyarı Khaipur’a Matematik öğretip sevgi tohumları ekmek için  bir akşam üstü  ulaşmıştım. İlk gün sınıftaki dersimi hiç unutamıyor, heyecendan ne konuştuğumu  ne anlattığımı hala hatırlamıyordum.

Hindistan sınırına yakın etrafı Balucistan çölleri ile çevrili olan bu şehrin 50-55 dereceyi  bulan kavurucu  bir sıcağı vardı. Elektriğin günde bir kaç saat gelebildiği bu yerde, çok güzel hurmalar yetişiyordu. Hayatımda ilk defa  yaş olan yeşil hurmayı burada tatmıştım. İnsanları çok samimi, sevecen ve dost canlısı idi. Eşim hanım efendiyle buradayken  evlenmiştim. Tabi burası Türkiye’den gelen bir bayan için şartları hiçde kolay bir yer değildi. Geldiği ilk zamanlar ciddi psikolojik problemler yaşamış günlerce gözyaşı dökmüştü. İngilizce ve Ürdüca bilmediği için  konuşacak birilerini bulamamıştı. ikinci yılında eşimin hamileliği çok zor geçiyordu. Sağlık imkanlarının eksik ve yetersiz olmasından dolayı Türkiye’ye göndermek  zorunda kalmıştım. Gözümüzün nuru İlk kizim Zeynep Türkiye’de dünyaya gelmiş, daha kırk günlük iken derslerimiz boş geçmesin diye yine Kahipur’a dönmüştük. Buraya gelince küçük yavrumuzun sağlık problemi çıkmıştı. Bütün araştırmalarımıza rağmen buradaki doktorlar  tedavi edememişti. Eşimle beraber minik yavrumu  tekrar Türkiye’ye göndermiştim. Tedavisi biraz uzun süreceğinden ve eşiminde öğretmen olmasından dolayı kızımız Zeynep Şevval’i babaannesine bırakıp dönmek zorunda kalmıştık. 6 ay kadar tedavisi Türkiye’de devam etti. İyileşince Pakistan’a annemle beraber geldiler. Döndüklerinde anne ve babası olan bizleri  biricik yavrumuz unutmuş, bana amca annesine ise teyze demişti. Konuşmayı bu yüzden biraz geç öğrenmiş, bize tekrar alışmak için çok zorlanmıştı. Küçücük yavru hiç birşeyin farkında değildi. Amacı ‘insanlığa hizmet’ olan bu yolda  imtihanlar hep hayatın tuzu biberi olmuş, ‘buda geçer Ya Hu’ deyip sevgi çiçekleri için öğretmenliğe devam etmiştik.

Dört yıl  ne çabukça  geçmişti  bilemiyorum. Tek  gayem  öğrencilerime Matematik vesilesiyle hayırlı insan olmayı anlatıp, dik bir acı gibi dosdoğru  olmalarını sağlamaktı. Dünyanın her yerinde müspet ilim ve  güzel ahlak ile sevgi meşalesini taşıyıp,  hoşgörünün temsilcileri olmalarıydı. Uluslararası bilim olimpiyatlarına Paktürk okulundan  yüzlerce öğrenci göndermiştik. 21 yıldır bu gaye için faaliyette bulunan Paktürk okulu öğrencileri  gittikleri ülkelerden  250 den fazla madalya ile dönmüşlerdi. Pakistan’da bu bir rekordu, hiçbir özel okul uluslararası areneda bu kadar madalya kazanamamıştı.

Ben bir Matematik öğretmeniydim, yeni madalyalar kazanmak için daha fazla çalışmam ve öğrencilerimi sevgiyle motive etmem gerekiyordu.

2014 yılıı ortalarıydı. Türkiye’den bazı arkadaşlarımdan duymuştum: Gayesi yıkmak olan bazı kişiler hasetlerinden dolayı dünyanın 170 ülkesinde eğitim faaliyetinde bulunan eğitim gönüllüsü adanmışları “bir savcı iki polisle terör örgütü ilan etmekle” tehdit ediyorlardı. ‘Adam sende’ deyip gülüp geçmiş, ‘Ali baba ve kırk haramiler hırsızlıklarını örtbas etmeye çalışıyorlar’ diye düşünmüştüm.

Teröristlerin Pakistan’da canlı bombalarla neler yaptığını görüyor, masum  çocukları nasıl katlettiklerine bizzat şahit oluyordum. Kime terörist denebileceğini burada  şahit olduğum olaylardan iyi  biliyordum. Terörün  amacı öldürmek, yakıp yıkmaktı. Oysa bu eğitim gönüllüleri yaşatmak için yaşamayı seçmiş,  yeryüzünde sulh ve barışın temsilcileri olmuşlardı. Yunus Emre gibi: ‘Biz gelmedik kavga için bizim işimiz sevgi için, dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik’, diyor, dünyaya sevgi tohumları ekiyorlardı. Hayatın hengamesi içersinde öğrencilerime toplama ve çıkarma yapmayı öğretiyor  ahıretleri adına bir kalan oluşturmaya gayret ediyordum. Dünyanın 170 ülkesindeki bu sevgi kahramanı öğretmenlerden nasıl bir terörist çıkabilir diye düşünüyor, hayretle gülüp geçiyor bir şaşkınlık yaşıyordum.

Çok sevdiğim ve insanlığa hizmette ilk yerim olan Khaipur’dan  2014 yılında gözyaşlarıyla ayrılmıştım. Geldiğim Karachi’deki Paktürk okulunda öğrencilerime, bölmeyi  öğreterek insanlarla paylaşmanın faziletini anlatmaya devam ediyordum. Üç yıl burada o acı senin, bu üçgen bilenin deyip dersden derse koştuğum günlerdi. Türkiye’de rüzgarlar şiddetli esiyordu. Eğitim için yola çıkmış Hizmet hareketine yönelik yapılan baskı ve uygulamalar zaman zaman burdaki medyada da  haber oluyordu. Gönül dostlarımla işimize bakıyor öğrencilerimle vakit geçiriyor, ‘daha gidilecek çok yol kazanılacak bir çok madalya var’ diyerek plan yapıyordum.

Karanlık düşünceli yıkma hedefli, şeytanın oyuncağı olmuş Ali baba ve kırk haramiler, bir temmuz sıcağında Türkiye’de, senaryolarını  uygulamaya koymuşlardı. Senaryodaki  roller paylaşılmış film gösterime hem de en kanlı şekilde sokulmuştu. Film İnandırıcı olmalıydı, gelecekte belki de ‘Oscar’ için aday bile olabilirdi. Amaç belliydi. Sermayesi sevgi ve muhabbetten başka birşey olmayan  dünyanın heryerinde emniyetin ve sulhun temsilcisi olmuş bu eğitim gönüllüsü yiğitlerin darbe yaptığına  dünyayı ikna etmekti. Böylece hedef  tam onikiden vurulup, bir taşla kuş katliamı yapılmış olacaktı. Herşey planladıkları gibi kıpkızıl olmuştu. Türkiye’de darbe filmi amacına ulaşmış  havuz medyası sayesinde halkı inandırmışlardı. Sırada yurtdışına hicret etmiş eğitim muhacirleri  ve barış adası eğitim yuvaları vardı. Bunun için heyetler kurulmuş hizmet okulu bulunan ülkelere  seferler başlamıştı. Peygamberler de, kendine inanan  bir avuç insanı serlilerin şerrinden korumak için hicret ederek doğup büyüdükleri yerlere veda etmiş emin yerlere gitmişlerdi. İnsanlık tarihi boyunca  yaşanan, zamanı ve mekanı farklı ibretlik olaylarla doluydu. Gidilen yerlerdeki idarecilere hatırı sayılır mıktarda hediyeler verilecek ve karşılığında saf ve temiz bu eğitim sevdalıları terrorist diye istenecekti. Yıllardır bulundukları ülkede eğitim faaliyetlerinde bulunuyor, başlarını öne eğdirecek hiç bir yasadışı işlere karışmıyorlardı. Onlar güzel ahlak, hoşgörü ve evrensel barışın temsilcisi olmuşlardı. Bu kırk haramilerin işleri hiç de kolay değildi. 170 ülkenin hiçbirinden ikaz mahiyetinde dahi olsa olumsuz ihtar edici bir mektup almamış, kanunlara hep saygılı olmuşlardı. Ama sulh ve barışın elçileri endişeliydiler, karşılarında hukuku ve evrensel insani  değerleri ayaklar altına almış münafık ruhlu adamlar vardı. Şeytanın rehberliğinde, Firavun  ve ordusu gibi  yollara düşmüş, diyar diyar geziyor insanlığa hizmet aşıklarının yaktıkları nurdan meşaleleri  iftira ve karalamalarla söndürmeye  çalışıyorlardı. Somali gibi cehaletin ve terörün kol gezdiği yerlerde girişimde bulunmuş başarılıda olmuşlardı, sıra şimdi Pakistan’daydı. Hatta  Somali’de haince bir saldırıyla eğitim ve sevgi kahramanı bir Türk öğretmenini öğrencileriyle beraber okul servisinde katletmişlerdi. Nijerya’daki ’ Boko Haram’örgütü gibi bunlarda eğitimden ve eğitimcilerden hazzetmiyorlardı.

Pakistan’da  2016 yılı Kasım ayı başlarıydı. İki yıl önce almış olduğumuz vizelerimiz bitmişti. Uzatma talebi dosyamız üç ay önce verilmiş olmasına rağmen yetkililerden hiçbir cevap alamamıştık. Gazetelerde Türkiye Cumhurbaşkanı’nın  buraya geleceği yazıyordu. Ben hala Matematik öğretmeniydim ve çocuklara sevgiyle Matematik öğretiyordum. Şubat ayında Tayland’da Matematik olimpiyatı olacaktı ve öğrencilerimi oraya iyi hazırlayıp, önceki yıllarda olduğu gibi mutlaka madalya almalıydım.

14 Kasım günü Türkiye’den ali heyetin geleceğini gazetelerden okumuştum. Yetkililer hediye paketi olarak tam 108 Türk ailesini kurban olarak seçmiş  gelenlere  takdim etmeye hazırlanıyorlardı. Pazartesi günü akşamı  vakfımızın idaresine ulaşan resmi bir mektupta vizelerimizin uzatılmadığı ve üç gün içersinde Pakistan’I terketmemiz gerektiği belirtiliyordu .  Herkes soktaydı, ama nereye ve nasıl gidecektik. Türkiye’de gidebilecek bir  ortam yoktu. Böyle bir uygulama Pakistan tarihinde ilk defa oluyor, 21 yıldır çocuklarını eğitmekten başka bir şey yapmayan Paktürk okulu öğretmenleri deport ediliyordu. Ertesi gün velimiz olan  Pakistan’lılar ayaklandı, böyle bir vefasızlık M. İkbal’ın torunlarına yakışmazdı. Gayeleri sadece çocuklarını sevgiyle eğitip cehaletten kurtarmak olan bu eğitim sevdalısı  öğretmenlere sahip çıkılmalıydı . Bazı veli ve öğretmenlerimiz mahkemeye yürütmeyi durdurma kararı için başvurmuşlardı. Ülke genelinde herkes Türk öğretmenlerini konuşuyor, medya ve  tv’ler de  programlar yapılıyordu. Sigara dahi içmeyen bu öğretmenlerin, çocukları için  güzel  ahlak ve sevginin iyi bir rehberi olduklarını söylüyorlardı. Bir avuç  hizmet gönüllüsü Pakistan’ın ve dünyanın gündemi olmuştu. Üç gün içersinde gidebilecek bir evleri yoktu. Kendi ülkelerine dönen bazı arkadaşları İstanbul’da havaalanında derdest edilip hapse atılmışlardı. Başka ülkeye gidebilmeleri için vizeleri de yoktu. Bütün sebeplerin sükut ettiği bir zaman dilimiydi. İmdada Birleşmiş Milletler Ofisi yetişmiş ve  vatansız olanlar için uygulanan Mülteci Kartı verebileceklerini söylemişlerdi. Ertesi gün Pakistan”da ki Türk okulu öğretmenleri başvuruda bulunup bu kartı almışlardı. İlerleyen günlerde mahkemelerden sevindirici haberler peş peşe gelmeye başlamış, ülke genelinde başvurulan mahkemeler yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Kırk haramilerin planları çabuk deşifre olmuştu. Türk öğretmenlerini ülkeden çıkartıp Paktürk okullarını ele geçireceklerdi. Maarif Vakfı çoktan Türkiye’den  dolgun ücretlerle yeni, dil bilmeyen acemi  öğretmenleri getirmiş fırsat kolluyorlardı. Mahkeme kararlarıyla hevesleri kursaklarında kalmıştı. . Ama saray entrikaları bitmek  tükenmek bilmiyordu. Durmaya da hiçte  niyetleri yoktu. . Yalan ve iftiralarla kandırdıkları Pakistan’da da kendilerine  bir haramı grubu bulmuşlardı. Saraydan aldıkları  ev ödevlerini yapıyor zaman zaman kontrol ettirmek için Türkiye’yi  kadar gidiyorlardı. Fakat Pakistan’da henüz kul ve köle olmamış, özgür medya ve mahkemeler vardı. Başka yol bulmalıydılar. Paktürk Eğitim vakfının kurucusu  Pakistanlı  fedekar insanlara kafayı takmışlardı. Eğitim gönüllüsü olarak cehaletle savaşan bu insanları vazgeçirmeliydiler. Cehalet her zaman kırk haramilerin  işine yarayan önemli bir argümandı. Yönetim kurulu üyelerini  korkutup yıldırarak istifa ettirmek istiyorlardı. Resmi üniformalarıyla  makamlarında  bu yiğit insanların önüne istifa mektuplarını koyuyor imzalamaları için canları ve mallarıyla tehdit ediyorlardı. Tertemiz yaratılan  bu dünyada  Hz Adem’den bu yana gelen iyi ile kötünün mücadelesi sürüp gidiyordu.

Ben bir Matematik öğretmeniydim ve bu mücadelede iyi insanların yanında olmalıydım. Ama artık okulumdaki derslere gidemiyor öğrencilerime Matematik anlatamıyordum. Sermayem olan kitap ve kalemim ise evime hapsolmuş ve artık esirdi. Artık onlarla ilgilenemiyor, PakTürk okullarının kırk haramilerin eline geçmemesi için Rabbime dua dua yalvarıyordum. Bu okullar çile ve ızdırap dolu sevgi kahramanı fedakar Anadolulu  işadamları tarafından açılmıştı, bu emanete vefasızlık yapmamalı, sahip çıkmalıydım.

Kasım ayından itibaren okulumuz yönetim kurulu bizlere maddi bir ödeme yapamıyor eldeki  imkanlarımız ise her geçen gün azalıyordu. Bu yolun çileli bir yol olduğunu biliyorduk  ama imtihan hiç de  kolay geçmiyordu. Türk öğretmenleri araba ve eşyalarının bir çoğunu satmış evlerinin  sadece bir odasında yatıp kalkıyordu. Mesleği öğretmenlik olan bu yiğitler eğitim yuvası okullarını hırsızlara kaptırmamak için şimdi de sınırdaki askerler gibi nöbet tutuyorlardı. Hiçbir arkadaşımız bu halinden dolayı  şikayeti değildi.

Tam da bu günlerde yeni bir bebeğimizin olacağını öğrenmiştik. Eşim hamileydi. Bir bebeğimizin daha olacağına sevinemedik bile. Bu günler bizim için çile ve ızdırap dolu hüzünlü günlerdi.

Yaklaşık dört aydır dünyanın heryerinde Türk elçiliği  ve konsolosluk çalışanları da devreye girmişti. Artık hiçbir resmi işlerimizi yapmıyor, her türlü vatandaşlık görevimize engel oluyorlardı. Bir kaç arkadaşımızın pasaportu elçiliğe gittiklerinde usulsüzce  iptal edilmişti. İki arkadaşımızın yeni bebeği doğmuş olmasına rağmen  kimlik kartı dahi çıkartamamışlardı. Zira konsoluşluklara saraylılardan talimat gelmiş Türk elçilik kapıları bu öğretmenlere dünyanın heryerinde  kapanmıştı. Arkadaşlarımızın çocuklarının pasaport süreleri azalıyor çaresizce bekliyorduk. Şartlar eğitim muhacirleri için her geçen gün ağırlaşıyordu.

Bu süreçte  hamileliğin de etkisi ile eşimde  psikolojik travmalar başlamıştı. Dört yaşındaki kızımız Zeynep Şevval’de bundan çok etkilenmiş artık eskisi kadar konuşmuyordu. Hayat matematiğine  yeni doğacak bebeğimiz  konusuda dahil  olmuş, çözülmeyi bekleyen büyük bir problem olarak  karşımızda duruyordu. Elimizde Birleşmiş Milletler’den aldığımız Mülteci Kartı vardı ama çare olur mu bilemiyorduk. Anne karnındaki doğmamış günahsız  bir yavru bile zalimlerin yaptıklarından nasibini alıyordu. Eşimle beraber uzun ve bitmek bilmeyen  gecelerde düşünüp çareler aramaya koyulduk. Artık burdan Matematik anlatabilecek  sevgi tohumu ekebilecek başka yerlere gitmeliydik ama nereye. Dünya’da Türkler için vizesiz olan yerleri araştırmaya başlamıştık. En azından doğacak olan yavrumuza kimlik ve pasaport verebilecek bir yer bulmalıydık. Dünyanın heryerinde olan eğitim muhacirleri gibi  bende vatansız kalmanın dayanılmaz çaresizliğini yaşıyordum. Hamile eşimle bazı Latin Amerika ülkeleri ve Ukrayna gibi yerlerin böyle  imkanı olduğunu ve yeni doğan çocuklara vatandaşlık-pasaport verdiğini öğrendiğimizde çölde yitiğini yeniden bulmuş bir bedevi  gibi sevinmiştik. Oysa Pakistan ve dünyanın geleceği  olan çocuklar için ne çok da hayallarımız vardı. Onları sevgi ve hoşgörüyle yetişip teröristlerin hedefi canlı bomba olmaktan kurtarmalıydık.

Doğu ile batı arasında gezen göçmen kuşlar gibi anne karnındaki vatansız yavrumuza sevgi yuvası bulamaya çalışıyorduk. Rabbimizden tek dileğimiz  uzun mesafeleri yakın etmesi ve tekrar öğrencilerimle buluşabilmekti. Şubat  ayının bir Salı akşamı bütün dünyamızı doldurduğumuz üç bavulla ya nasip deyip dünya gurbetinin bitmeyen yollarına düştük. Kaç gece kaç güdüz gidecektik bilemiyordum. Ama iyi bildiğim bir şey vardı, ben terörist değil sevgiyle Matematik öğreten bir eğitim muhaciri idim. Buna da en büyük şahidim yıllardır burda yetiştirdiğim öğrencilerim ve dünyanın 170 ülkesinde hizmet eden arkadaşlarım.

Elveda Pakistan, elveda yedi yıldır beraber olduğum sevgili öğrencilerim, eğitim için hicret etmiş fedakar arkadaşlarım. Adili Mutlak olan Rabbim herşeyi görüp biliyor. Dünyanın heryerini  sevgi ve merhametten mahrum zalimler kan ve gözyaşıyla inim inim inletiyor. Afrika, Asya, Amerika veya Avrupa’da bütün anneler aynı acıyla billur renkli gözyaşı döküyor. Milyonlarca eğitimden mahrum, cahil bırakılan çocuklar zalimlerin hedefi oluyordu. Anne karnında doğmamış bebekler bile bu zalimlerden etkileniyor ülkelerini terkediyordu. Adları ‘Suriyeli Aylan’ olmuş ‘Amerikalı Josef‘olmuş farketmiyordu. İnsanlar bu zalimlerin karşısına geçip, Emili Zola gibi yüzlerine haykırmalı, bu zulümleri durdurmalıydı. Dünya bu masumlar için sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir yer olmalıydı. Dünyanın heryerinde sevgi atmosferi hakim olamalı sulh ve barışın temsilcileri daha çok çalışmalıydı.

Tek tesellim bütün semavi dinlerde zalimlerin sonunu anlatan ibretlik hikayelerdi. Zulüm ile abad olanın sonu bir gün berbat olacaktı.

Ben bir Matematik öğretmeniyim, tek sermayem kitap ve kalemlerim. Gittiğim her yerde tüm hizmet erleri gibi sulhun ve huzurun temsilcisi olacağım. Çocuklara yaşanabilir daha güzel dünya bırakmak için sevginin havarisi olacağım.

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here