Mahmut Akpınar’dan dikkat çeken analiz: Cemaat birey dengesi

1324

İnsan sosyal bir varlık. Tek başına yaşamını idame ettiremiyor. Toplumun, ailenin içinde hayat buluyor ve bireysel özelliklerini gösterebiliyor. Ormanın içinde iken ağaç olabiliyor; ağaç kalabiliyor. Eğer onu tek başına çöle dikerseniz soluyor, kuruyor. Kendi problemleriyle tek başına kalan insan problemlerini çözemiyor, ruhi çöküntüler yaşıyor. O nedenle psikiyatrlar, psikologlar hastalarına topluma karışmayı, bir şeylerle meşgul olmayı ve sosyalleşmeyi öneriyorlar.

Ancak sosyalleşme, birlikte yaşama, hayatı paylaşma özellikle doğu toplumlarında yanlış yorumlanıyor. Münhasıran Müslüman toplumlarda bireysellik, bireysel özelliklerin öne çıkması olumsuz çağrışımlar yapıyor. Cemaat olma ve birliktelik, bireyin alanını daraltma, bireysel özellikleri/kabiliyetleri dumura uğratma, sınırlama şeklinde anlaşılıyor. Cemaat-tarikat türü yapılarda cemaatin fetişleştirilip bireyin ve bireysel inisiyatiflerin şeytanlaştırılması sıkça rastlanan durumlardan. Cemaat/tarikat yapılarında bireyin sınırlandırılması genellikle onu “günahlardan koruma, yanlış işlere girmesine mani olma” şeklinde gerekçelendirilmektedir. Çoğu zaman “Cemaatte rahmet vardır” Hadisi Şerifi kolayca güdülen bir yığın, araştırıp irdelemeyen bir kitle oluşturma adına sui-istimal edilmektedir. Oysa Kur’an’da defalarca ve farklı formalarda geçen “araştırmaz mısınız?, “düşünmez misiniz?”, “tefekkür etmez misiniz?”, “akletmez misiniz?” “ne az düşünüyorsunuz!” ayetleri çok hatırlanmaz, hatırlansa bile bireye bakan yönleri görülmez.

Cemaat ve onun sağladığı imkanlar insanların bazı güzelliklere kolayca ulaşmasını, bazı hatalardan uzak kalmasını sağlıyor; ibadetlere, hayırlı amellere bereket katıyor; tembellik, rehavete kapılma, nefsin talimatlarına mağlup olma gibi bir kısım olumsuzluklardan kurtarıyor ise de, her insan birey olarak doğar ve birey olarak ölür. Hazreti Adem’den bu tarafa hiçbir Âdemoğlu bir diğerinin aynısı değildir. Allah her bir kişiye şahsına mahsus ve münhasır özellikler bahşetmiştir.

Bediüzzaman, Eski Said dönemi eserlerinden Makalât isimli kitabında üç büyük düşmana karşı mücadele edilecek silahlar arasında girişimciliği, teşebbüsü şahsiyi de saymaktadır:

“Şimdi bilmeli ve anlamalıyız ki, şu üç düşmanımızı kahretmek ve o üç cevherimizi onların ellerinden kurtarmak için de elmastan masnu üç seyfi satı-ı celadet bize lazımdır: birinci kılıcımız maarif, ikinci ittifak ve muhabbeti milli, üçüncü de teşebbüsü şahsi ve sayi nefsidir. Herkes nefsine (şahsına) itimat etmelidir ki, haricin muavenet imtinanından, (minnetinden)tezellülden, iftikardan istiğna hâsıl etsin, mezellet yükleri altında eğilmekten, her desti kahr-ı itisafa boyun eğmekten azade kalsın”

Bediüzzaman burada Müslümanların üç büyük düşmanı olarak kabul ettiği “cehalet”, “ihtilaf” ve “fakirlik” ile mücadelede araçları arasında teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği de söylemektedir. Girişimciliğin, çalışmanın, üretkenliğin başkasından yardım talep etmekten, zelil hale düşmekten, haksızlıklarla ezilmekten kurtaracağını söylemektedir. “Nefse itimat” kavramı ile kişinin kendine güven duymasından, ezik olmamasından, cesaret sahibi olmasından bahsettiğini düşünmekteyiz. Dikkat edilirse bu özellikler insanların bireysel varlığının, kişiliğinin törpülendiği ve yok sayıldığı hallerde gelişmez; gelişemez.

Batı medeniyetinin İslam medeniyetine galip gelmesinde bireysel becerilerin önemsenip öne çıkması, burjuva sınıfı, tüccarlar ve bunların girişimciliği çok önemlidir. Batı şahsi teşebbüsün, bireysel güvenin, hatta maceracılığın önünü açarak pek çok keşif ve icat yapmıştır. Batıda geliştirilen icatlar, keşifler hep merak duygusunun önünün açılması ve kişilerin şahsi kabiliyetlerinin ödüllendirilmesiyle olmuştur. Batı medeniyeti son dört beş asırda bireyin becerilerini değerlendirmiş, bunu medeniyetin motoru haline getirmeyi bilmiştir. Bediüzzaman bizim medeniyetimizin de yine girişimciliğin desteklenmesiyle ve kişilerin güven ve cesaretlerinin önünün açılmasıyla gelişeceğini ve bu şekilde başkalarının minnetine girmekten ve zelil olmaktan, güçlülere boyun eğmekten kurtulacağımızı ifade etmektedir.

Maalesef İslam toplumlarında işbirliğine, cemaate çokça vurgu yapılsa dahi bireye ve bireysel kabiliyetlerin geliştirilmesine, girişimciliğe yeterince vurgu yapılmaz. Bireysel kimlik kollektif kimliğin gölgesinde kalır. Oysa Allah her insanı müstakil bireyler olarak yaratmıştır ve her kişi ahirette Allah’a hesabını kendisi verecektir. Dünyada da durum farklı değildir. İslam’a göre kişiler kusurlarının vebalini bizzat ödemek durumundadırlar. Allah Kur’an-ı Kerim’de “kimse bir başkasının günahı/hatası yüzünden sorumlu tutulamaz” demektedir. Bunun yanında karı koca arasında dahi mal ayrımı ve şahsi kazanç, gelir-gider ayrımı söz konusudur. Ne var ki uygulamada Müslümanlar bireyi yok sayacak kadar geri plana itmiş, cemaati-cemiyeti öne çıkarmıştır. İslam dünyada ve ahirette bireysel eylemi ve sorumluluğu esas alıyor ama Müslümanlar bireyi cemaatin, cemiyetin, aşiretin içinde yok ediyor; melekelerini, becerilerini geliştirmesine imkan tanımıyor. Cemaat, tarikat yapılarında “cemaat ruhu”, “itaat”, “fitne çıkarmama”, “huzur ve uyumu bozmama” gibi gerekçelerle bireysel özellikler, kabiliyetler kolayca baskılanabiliyor. Oysa tam da bu noktada Bediüzzaman içinde bulunduğumuz zaruret, fakirlik ve geri kalmışlıktan kurtulmanın en çarelerinden birisi olarak teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği ve kişinin kendine güven duymasını (nefsine itimat) sayıyor.

Girişimcilik ve teşebbüsü şahsi konusunda Bediüzzamanın referans aldığı naslardan birisi de     (insan için ancak çalıştığı vardır) ayetidir. Said Nursi Divanı Harbi Örfi adlı eserinde, geçmiş dönemlerde keşmekeşliğe sebebiyet veren ağalık eğilimi, başıboşluk ve enaniyet gibi olumsuz duyguların geleceğin saadetli medeniyet sarayında “fikri icada ve teşebbüsü şahsiyeye ve fikri hürriyete inkılap edeceğini” söylemektedir. Ağalık, tahakküm ve enaniyet gibi yaklaşımların düşüncenin doğurganlığını engellediğini vurgulayarak bunun bireysel girişimcilik ve düşünce hürriyeti ile aşılacağını ve gelecekte kurulacak medeniyetimize bunların esas teşkil edeceğini ifade etmektedir.

Uygulamada cemaat/tarikat türü yapıların neredeyse tamamında birey ve bireysellik baskılanmaktadır. Sorgulamayı ve denetlemeyi engellemek, şeffalık taleplerini yok saymak, hesap vermeye yanaşmamak, oluşturulan gizemi bozdurmamak, elde edilen avantajları yitirmemek gibi mülahazalarla soru soranlar, irdeleyen ve inceleyenler “uyumsuz olmak”la, “bireysel hareket etmek”le, “düzeni bozmak”la itham edilmektedir. Oysa bireyin ve bireysel soruların, sorgulamaların geri plana itilmesiyle bazı hatalara kitlesel olarak düşme riski doğmaktadır. Müsbet manada ve yapıcı da olsa eleştiriye hayat hakkı tanınmamakta, “kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla” cerahatler birikmekte, yaralar zamanla apse yapmaktadır. Zamanında küçük eleştirilerin dikkate alınmasıyla tedavi edilebilecek problemler büyük hasarlara ve inkisarlara  sebep olmaktadır. Kısa vadade yöneticilere, lider kadroya rahatlık veren bu tablo orta ve uzun vadede o yapıyı zaafa düşürmekte, güven erozyonuna neden olmaktadır.

Genelde Müslümanlar, özelde Cemaatler/Tarikatler bireyin özelliklerini, becerilerini yok etmeden umumun/toplumun yararına geliştirip kullanacak yollar bulmalıdırlar.

İslamcılarda ve bazı dindarlarda olumsuz çağrışımlar yapsa da ülkemizin değeri Nazım Hikmet’in teklifi pekâlâ Müslümanlar, cemaatler ve tarikatlar için de mümkün olabilir!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

 

Mahmut Akpınar-Tr724

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here